büyük patlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyük patlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haftalık Hikaye: Büyük Patlama Bölüm III

0 y o r u m
1.bölüm burada
2.bölüm burada

III. Bölüm

Nazbrazyaz evine vardığında karanlık çökmüştür. Nazort’la eşzamanlı şekilde o da kapısında bir şey bulur ama bu bir zarf değildir. Daha çok bir piknik tüpüne benzemektedir. Üstelik bu piknik tüpü sırıtabiliyordur da. Nazbrazyaz temkinli yaklaşır, yerden bir sopa alır ve sırıtan piknik tüpünü dürter. (Bu sırada masalın yazarı kafasını pencere tarafına çevirir ve dışarıdaki tatlı kar yağışına bakar. Kendini iyi hisseder. Sevdiği kızı düşünür. Zaten masal boyunca da onu düşünmüştür. Zaten masalı ona olan özlemini gidermek için ve hayatında gördüğü en güzel dudakları güldürebilmek için yazmaktadır. İyi çocuktur bu yazar. Bence onu sevelim, koruyalım, gözetelim ve o harika dudaklarla öpelim. Oh evet!)
“Şşş! Serin gel yavrum!” diye konuşur da bu pervasız tüp. Nazbrazyaz bu sesi tanır ama piknik tüpünden geldiği için anlamlandıramaz.
“eee! Tanışıyor muyuz?” diye sorar.
“Evet şekerim tanışıyoruz ancak bir takım beklenmedik olaylardan dolayı şeklim değişti. Nazbrazyaz, Motör Botom’um ben, senin eski dostun, tanımadın mı?” Şekil değişmiş olabilir ama bu genç dünyada hiç kimse Motör gibi cırtlak ve unutulmaz bir sese sahip olamayacağı için Nazbrazyaz sesi ve kafasındaki görüntüyü birbirine oturtmayı başarır. Şaşırmıştır doğal olarak. Bu çok sevdiği eski dostunun nasıl bu hale geldiğine inanamaz. Ağlasa mı gülse mi, bulamaz.
“Aman tanrım Motör! Neler oldu sana böyle?” diyerek çın çın ünler.
“Sakin ol, beni içeri al da anlatacaklarımı dinle, hala biraz gazım var, yeni halim komik olabilir ama kahve yapabilirsin benle.”
“Aman tanrım Motör! Neler oldu sana böyle?” diyerek yeniden ünler Nazbrazyaz zira bir günde hem aşık olup hem de en eski arkadaşının piknik tüpüne dönüşmüş olmasını kaldıramayarak.
“Sikicem ama içeri alsana beni kız!”
“Aman tanrım Motör! Neler oldu sana böyle?” diyerek girdiği şoktan çıkamadağını belirtir Nazbrazyaz.
“Kızım içeri girelim anlatacağım yahu, ALSANA İÇERİİİİİİİ!!!!”
“Aman tanrım Motör! Neler oldu sana böyle?” diyerek zeka seviyesini iyice göstermeye başlar güzeller güzeli TDK çalışanı Prezeşta. Bu noktada bir piknik tüpünün kendi kendini yerden kaldırıp genç ve güzel bir kızın kafasına vurup ,soktumun salağı diye mırıldanarak bayılttığı kızı eve sürüklemesine şahit oluruz. İyi izlemek lazım çünkü bu peltek bir dinazordan daha ilginç bir durumdur bence(yani masalı yazan yazarca demek istedim.)
Nazbrazyaz’ın ayılması çok sürmez. Uzandığı kanepenin hemen karşısında tepesinde kahve pişiren eski dostunu görür.
“Aman tanrım Mo…” demeye kalmadan çevredeki yarasa ve köpekleri de kapsayan iğrenç ve irite edici bir çığlıkla kendine getirir Nazbrazyaz’ı Motör hanım. Çığlığın sebep olduğu geçici sağırlıktan çıktıktan ve kahvesini yarıladıktan sonra anlatmaya başlar Motör.
“Şekerim, biliyorsun insan türünün erkek cinsi üzerinde bazı araştırmalar yapıyorum. Çok güzel bir tez olmaya başlamıştı ki başıma bu olay geldi. En son uğraştığım cinsinin incesi bir oğlanla, ispanyol’du bu arada galiba, tam istediğim ebatta bir iletişime giriyordum ki oğlan sandığım o yaratık ebatını ve şeklini değiştirip bir cadıya dönüştü ve hemen giyinmemi istedi benden. Ne yalan söyleyeyim hiç te kaba falan değildi. Hani bütün o söylentilerden sonra onların kaba, siğilli ve de cırtlak şeyler olmasını beklersin ya, değillermiş işte. Neyse, erkekler ve ebatlar üzerine yaptığım çalışmaları duymuş ve benden asla reddedilemeyeck bir ebat modeli yapmamı istemek üzere bana gelmiş. Dedim olmaz! Çalışma tamamlanmadan böyle bir şey olamaz. Akademik olarak olmaz bir kere dediysem de dinletemedim. Tutturdu illa ki yapacaksın. Yaparsın yapmam derken eeeeeeh! Deyip beni bu hale getirdi ve tutsağı olarak evine götürdü.
“Aman tanrım Mot…!” diye yeniden kendini tekrar edecekken daha edepli bir cırlamayla yeniden susturdu Nazbrazyaz’ı Motör Botom.
“Kızım bi dinle yaaa!” diyerek sözüne devam etti. “Şu salak buzlu çağ boyunca beni evinde tuttu orospu. Geleni gideni de az değilmiş hani, çoğu da araştırmam da kullandığım arkadaşlardı. Kapısını bile kapatmıyor bir de, inan çok uyku problemi çektim şekerim. Neyse gel zaman git zaman beni unuttu bu salak. Bir gün bir misafiri geldi yine. Donuk bakışlı, Hıh hıh tıs hıh hıh! Gibi sesler çıkarıyordu bu gelen. Ben de hiç adetim değil ama kulak misafiri oldum işte. Özellikle de senin adın geçince.”
“Aman…”, “Cieeeeek!” bu kısmı anlamışsınızdır sanıyorum.
“Bu tıslayan adam cadıyı baya baya sıkıştırıyordu. Ondan istediği şey benden istenen ebat modeliydi. Cadıysa beni işaret ederek olumsuz bir şeyler söylüyordu. Son olarak Nazort’a büyüyü yapabilmek ve seninle evlenebilmek için bu modelin şart olduğunu söyledi ve cadının eline verdi. Bu sırada ben de hareket edebildiğimi fark ettim. Daha önce görmediğim ve anladığım kadarıyla yüksek bir konsantrasyon gerektiren bir pozisyona girdiler. Ancak hımbılın performansı biraz kısa sürdü. 1 dakika 41 saniye sonra işlerini bitirmişler bana bakıyorlardı. Pek dostça diyemeyeciğimiz bir bakıştı. Sonra cadı bana seslendi. Yavrucum istesen de istemesen de yapacaksın o modeli yoksa seni sonsuza kadar bir erkeğe çeviririm, yanındaki hımbıl da hıh hıh tıs, dedi. Yapmak zorundaydım prensesim yoksa araştırmamı asla bitiremezdim. Umarım anlıyorsundur. Ve hemen yaptım istediklerini. Zevk hırıltılarını duymalıydın cadının. Sanırım oldukça başarılı bir model yapmışım korkudan çünkü cadı hemen hımbılın eline verdi. Üstelik eline verdiği benim yaptığım model değildi. Iyh! Bu kısımları geçmek istiyorum. Bu sefer bir öncekinden daha beter bir pozisyona girdiler ve inan bana cadının performansı çok daha iyiydi. Ben de bunu fırsat bilip kaçtım ve direk sana geldim Nazbrazyaz’cığım. Anlayacağın dışarıda senin için hazırlanmış bir kumpas ve bir de reddi çok zor bir ebat var. Acilen bir şeyler yapmalıyız.”
“Aman tan…!” demeye kalmadan evin girişinde vuku bulan kendine kaldırma ve Nazbrazyaz’ın kafasına inme işlemini tekrarladı Motör.

(devam edecek...)
yazarımız kaset yapmaya gitti; büyük patlama isimli eseri tam olarak burada

haftalık hikaye: büyük patlama bölüm II

0 y o r u m
(1. bölüm burada)

II. Bölüm

Işıltılı, pırıltılı ve güneşli bir günde Nazbrazyaz ile Nazort, çeşitli fikir teatilerinde bulunmak üzere buluşmak için sözleşirler. Konuşacakları konular daha çok büyük patlama terminolojisi ve biraz da hava - sudur. Buluşacakları yer, şehrin hemen yanından kıvrılmadan dümdüz hani derler ya, odun gibi akan Yandan Çarpar nehrinin yanındaki dut ağacının altıdır. Fakat bu sırada gezegen buzul çağına girmeye karar verdiğinden yaklaşık 20.000 yıl görüşemezler çünkü güneş bir türlü açmamış, ışıltılı ve pırıltılı gün gelmemiş, kelebekler daha çok kurtçuk formunu benimsemiş falan filan. Ve bu sabırlı gezegen (Oysa Nazort hiç sabırlı değildir ve her sabah, geçti mi kodumun buzlu çağı? diye uyanır uyanmaz penceresinden havaya bakmayı adet etmiştir. Daha sonra meteoroloji biliminin de ilk adımlarını atmış olduğunu umursamazca fark etmiştir.) en sonunda “Yeter gayrı ısınam artık” diyerekten atmosferini kaplayan devasa bulut kümelerine haber edip onları daha efendi olmaya ikna etmiştir. Efendim gezegen de hiç konuşurmuymuş demeyin, büyük patladığına inanıyonuz da buna mı inanmıyonuz. Hayretsiniz bir şey!
Uyanır uyanmaz perdelerini aralayıp gökyüzüne bakan Nazort gözlerini kırpıştırır ve gülümser. Güneş te ona gülümser. Böyle bir süre salak salak birbirlerine bakarlar. Sonra Nazort geçici körlüğüyle birlikte sıkı bir kahvaltı yapar. Güzel bir kıyafet seçer, saçını başını tarar, evden çıkar. Yandan Çarpar Nehri çok uzak değildir evine. Sakin bir yürüyüşle yarım saat kadar sürer yol. Yol boyunca uçuşan kelebeklere, çiçeklere ve çekinerek yanından geçtiği dinazorlara bakar. Yazık der, yok olacaklar. Bir tanesi – pek te iri bir tanesi – ne biliyon olum? Der. Nazort hafif bir sarsıntı yaşar.
“Siz…eee…konuşabiliyor muydunuz?” der.
“Biz…eee…konufabiliyov muyuz?” diye bir cevap alır dinazordan. Dalga mı geçiyor yoksa hafif peltek mi diye sorar kendi kendine. Fazla da üstüne gitmemek lazım diye düşünür. Yoluna devam eder. Ne de olsa Nazbrazyaz Hanımefendi’yle buluşacaktır. Bu güzel hanımla buluşamadan peltek bir dinazor tarafından yenmek hiç te hoş olmaz diye düşünür.
Neredeyse varmıştır. Nehrin buzları çözülmeye başlamıştır. Güneşin ışıklarını pırıl pırıl pırlatmaktadır genç Yandan Çarpar. Aynı Japon çizgi filmlerin jeneriğindeki pırıltılar gibi diye düşünür Nazort. Sonra Japonlar ne zaman olacaklar acaba diye de düşünür. Düşünür de düşünür.
Dut ağacını ve altında eteklerini toplamış oturan güzelliği görür Nazort. Bu sefer gözlerine bakacağım en çok diye söz verir kendine. Merhabalaşırlar, öpüşürler, Nazort oturur. Nazbrazyaz gülümser. Nehir pırıldar. Kelebek uçar. Nazbrazyaz bırtlar. Nazort sesi anlamlandıramaz. Gayet sıradan bir pırttır bu. Kendisine ait değildir. Nazbrazyaz ise osuramayacak kadar hoş bir popoya sahiptir. Üstelik saniyeler içinde etrafı kesif bir bok kokusu kaplar. Dikkatinizi çekerim açık havadalar!
“Ben osurdum.” Diye söze başlar Prezeşta.
“He he!” diye gevrer Nazort. “Aslında daha çok bir bırtlamaydı bence.” Der ortamı yumuşatmak için.
“Yok aslında daha çok osuruktu. Ama açık havada bu kadar etkili olacağını beklemiyordum. Dağılır gider sandım hemen ama maşallah çöktü gitmiyor.” Der ve gülmeye başlar. Nazort da gülmeye başlar. Önce temkinli sonra gok gok gok diye bırakır kendini.
Ve böylece saatlerce sohbet ederler. Kahve içerler, farkında olmadan birbirlerinin gözlerine bakarlar susarak ve ruhlarının sevişmelerine şaşırarak. Aşık olurlar. Fakat öpüşmezler mesela. Çünkü daha öpüşme icad edilmemiştir. Üstelik bu Çinlilerin de başarabileceği bir şey değildir. Nazort bir şeylerin eksik olduğunu hisseder. Islak, salya alış verişi olan, doğru kişiyle yapılınca dünyanın sonunu getiren ve ruhların birbirine dokunmasını kolaylaştıran bir şey. Ama ne? En sonunda dayanamaz ve Nazbrazyazın üzerine sümkürür. Budur belki doğrusu diye düşünür. Nazbrazyaz’ın verdiği tepki de takdire şayandır. Nazort’un sümkürmesi sırasında elini koltuk altına sokar ve “Gort gort gort!” diye sesler çıkarır. Bu eylemler tam da Nazort’un kafasındaki duygu değildir ama o duygudan çok ta uzak değildir. Şimdilik böyle idare edeceğiz sanırım, diye düşünür ve sümkürme – gortlama eylemini tekrarlarlar.
Böyle güzel bir günün akşamında, güneş yeni yeni batarken evinin yolunu tutar Nazort. İçi gıdıklanıyor, yüzündeki tebessüm kalıcı görünüyor. Hatta gelirken gördüğü peltek dinazorla yeniden karşılaşması bile ürkütmez o’nu.
“Ne sırıtıyon olum?” der dinazor. Dalga geçiyormuş diye düşünür Nazort, peltek değilmiş eşşoleşek.
Evinin kapısına vardığında bir zarf bulur eşikte. Açar, okur.
“Yarın öğleden sonra üniversitede beni bul. Önemli bir konu var. Süt de getir, kahve içeriz. İMZA: TEK ÜNV. REKTÖRÜ
Dombal DONALIUS”
Dombal, Nazort’un iyi arkadaşı ve imzada da belirtildiği gibi üniversitenin rektörüdür. Konu önemli olsa gerek diye düşünür. Merak eder. Nasılsa yarın öğrenirim deyip bir kahve hazırlar kendine. Uyumak üzere yatağa girer ve keyiften bir süre uyuyamaz. Nihayet uykuya daldığında rüyasında koltuk altını zortlatan bir dinazor, peltek bir nazbrazyaz ve kendisini vals yaparken görür. Vals nedir acaba diye düşünür ve uçar.

(3. bölüm burada)

haftalık hikaye: büyük patlama

0 y o r u m
bölüm 1

Çok eski zamanlarda çok eski zamanlar yokmuş çünkü zaman o kadar eskiymiş ki ondan önce çok kısa bir süre geçmişmiş. İşte bu manyak, gerizekalı, salak masal da teee o zamanlarda geçiyormuş. Masalımızın ana karakteri Nazort Tübitak bir tarihçi olduğu için hem fazla çalışmasına gerek yokmuş hem de zaten işsizmiş salak. Bu sebeple günlerini saçma sapan boş işlerle geçirip sıklıkla da otuzbir çekiyormuş.
Aynı şehirde yaşayan (evet, Nazort Tübitak bir şehirde yaşıyor, nooldu şaşırdın mı!) Nazbrazyaz Prezeşta denen hatun kişi Türk Dil Kurumunda kelime uydurucusu olarak gayet saygın ve aktif bir hayat yaşıyormuş. Üstelik o vakitler daha Türkler icad olmamış bile. Sonradan Çinliler icad edecekmiş Türkler’i. Ama olsunmuş, hazırlıklı olmak lazımmış. Tahmin edilebileceği gibi bu iki kişinin karşılaşması an meselesidir. Zaten aşağıdaki paragraflar da bunu anlatacak. Masalı ben yazıyorum ya, ondan biliyorum.
Ender de olsa Nazort salağı işini yapabiliyormuş. Örneğin şehrin tek üniversitesi olan “TEK” üniversitesinde “Büyük patlama ve sonrası” adlı sempozyuma konuşmacı olarak çağrılması bu duruma bir örnektir. Sevgili Nazort’umuz sempozyumdan önceki gece sıkı bir çalışma yaparak iyi bir konuşma sunmak istemektedir dinleyicilere. Şimdi Nazort’un notlarına bir göz atalım.
“Büyük patlama oldu. Büyük patladı.”
Notlarını cebine koyan Nazort salona girdi ve yerini aldı. Dinleyiciler arasında kim vardı dersiniz? Nazbrazyaz Prezeşta! Bu hanım kızımız da kendi işi gereği bu sempozyumda bulunup bazı notlar almak ve gerekli olursa bunlara Türkçe kelimeler bulmak için bulunmaktadır. Konuşma sırası Nazort’a gelince derin tarih bilgisini herkesle paylaştı. Dedi ki;
“eee! Öncelikle beni de buraya çağırdığınız için teşekkür ederim. Tarihteki tek tarihçi olarak burada bulunmaktan onur duyuyorum. Her ne kadar büyük patlama olalı 26 gün geçmişse de hafızası zayıf olanlarınız vardır belki. Üstelik sekiz milyar yıl sonrası için de şimdiden dipnotlar almaya başlamak gayet yerinde bir davranıştır. Ancak üniversitede tarih kürsüsünün bulunmayışı bence büyük bir eksikliktir. Kadrolu değilse bile sözleşmeli olarak bana bir maaş bağlanması gayet yerinde olacaktır zira dün tarihte ilk defa yaptığım alışveriş sonrası Lidyalı bir arkadaşıma borç taktım. İşte uygarlığımızın geldiği nokta budur! Bilim adamları …
(Yeter! Konuya gel bağırışları) eee!...ah evet…pardon, dalmışım…”
Cebinden notlarını çıkarır, hım hım diye sesler çıkararak biraz göz gezdirir ve söyler;
“Büyük patlama oldu. Büyük patladı.”
Bu noktada burnunu kaşıyormuş gibi görünüp aslında sol elinin serçe parmağının yarısını burnuna sokmuş olan Nazbrazyaz hanımefendi çabucak elini burnundan çekerek havaya kaldırır ve konuşur;
“Afedersiniz sayın Tübitak, büyük patlama derken neyi kastediyorsunuz?”
Nazort sorunun geldiği yöne doğru bakar ve hemen görür sümüklü parmağı, onu takip eden zarif kolu ve birleştiği yerin hemen yanındaki Washington portakalı büyüklüğündeki memeleri ve hemen aşağısında daralarak inen beli ve yeniden mucizevi bir kıvrım yaparak sanki tanrıya ulaşmak istercesine yükselen dişlenesi popoyu. Üstelik bu sıfat tamlamalarının sahibi Nazbrazyaz hanımefendi oturmaktadır! Bunun bir açıklaması yoktur. Olan olmuştur, Nazort her ayrıntıyı görmüştür ve böyle zeka dolu bakan gözlerle aynı gözlerin sahibinin sorduğu beyinsiz soru arasındaki tezatlık karşısında boş bulunup;
“Sen bennen dalğa mı geçiyon itoğluit!” deyivermiştir bile. Salonda yükselen “ouuuuv!” sesleri arasında hemen toparlanan Nazort gayet haklı olarak anında pişman olur ve yalayamadığı memeler, dişleyemediği popolar gözünün önünde uçuşur. Üstelik bu bir animasyon film olsaydı kesin “cikcik” diye ses de çıkarırdı uçuşan erojenler. Aldığı sert tepkiye rağmen istifini hiç bozmayan Nazbrazyaz;
“Estağfirullah, sizin gibi saygın bir tarihçiyle dalga geçmem, belki de sorumu doğru soramadım, demek istiyorum ki patlama mı büyüktü yoksa büyük bir şey mi patladı?”
Nazort’un odak noktasını washington’dan Nazort’un gözlerine doğru kaydırması zor da olsa isteksiz birkaç saniyede gerçekleşti.. Bundan dolayı kendisini özellikle kutladı Nazort ancak bütün enerjisini odak noktasını değiştirmeye ve kendisini kutlamaya harcadığı için sorunun tekrarını taleb etti.
“eee, ne?”
“Gözlerime bakar mısınız lütfen?”
“Aaah, ne? Haa! Pardon!, Evet, büyük patlamaydı di mi? Zaman ne kadar çabuk geçiyor, nasıl da patladı di mi?”
“Merhaba, buradayım, biraz daha yukarıda, şimdi daha iyi, teşekkür ederim.”
“Aslında, patlayanın ne olduğu şimdiye kadar çözülebilmiş değil ancak önemli ve büyük bir şeyin büyük bir şekilde patladığını söyleyebilirim, yoksa burada olmazdık değil mi?”
Cevabın tatmin ediciliği ve bir erkeğin bu kadar uzun süre washington’a değil de gözlerine bakabilmesi (1 dak. 42 sn.) Nazbrazyaz’ın aklında ve kalbinde bu garip tarihçi hakkında güzel fikirler oluşturmaya başlarken salonun başka bir tarafından bir el kalkar ve sorar;
“Ancak sayın Tübitak bundan önceki konuşmanızda patlayanın ne olduğunun önemli olmadığını ve beş boyutlu uzayda büyüklük kavramının bizim boyutumuzda bir şey ifade edemeyeceğini belirtmiştiniz, üstelik bir fizikçi bile değilsiniz?”
Soruyu soran, şehrin ünlü matematikçisi Sakallı Mayruk Coni’dir. Bu zat sempozyumun yapıldığı TEK üniversitesinin de rektör yardımcısıdır. Hakkında söylenenlere göre hırslı ve kurnaz oluşu sayesinde bu makama gelebilmiştir. Sorusunu sorduktan sonra döner ve Nazbrazyaz Hanımefendiye tam 1 dakika 43 saniye boyunca bakar. Hem de gözüne gözüne. Hanım kızımızın kafası iyice karışmıştır. Sakallı Mayruk Coni’yle daha önce de çeşitli cemiyet toplantılarında karşılaşmıştır ama hiç dikkatli bakmamıştır. Hoş bir adam. İnsanda sakallarını çekme ve çektikten sonra gevrek gevrek sırıtma isteği uyandırıyor. Ancak gözlerinde daha doğrusu bakışlarında bir boşluk belki de bir çiğlik var sanki. Prezeşta düşüncelerinden sıyrıldığında Nazortun cırtlak bir sesle söylediği son cümleleri duyar.
“…değilsem de araştıran, okuyan bir insanım ulan eşşoooğleşşek, o zamandan bu zamana çok sular aktı köprünün altından, şimdi de böyle söylüyorum. Ve evet büyüktü işte oooooohhh kocamandı, eşek kadardı, öyle büyüktü ki annen bile alamazdı hepsini!”
Belli ki bu düzeysizlikle uğraşmak istemeyen Mayruk hiçbir şey demeden kalkıp salonu terk etti, arkasını dönmüş çıkışa doğru yürürken göz çizilmiş gözlüklerini çıkarttı. Bunu yaparken sanki “Hıh hıh tıs hıh hıh!” gibi tatminkar tilki sesleri de çıkarıyordu ya da bize öyle geliyor, günahını da almamak lazım.
Nazort’un Mayruk’un annesinin kapasitesi hakkındaki son sözlerini düşünen Nazbrazyaz kendi kendine güldü ve Nazort’un yanına gitti. Salon boşalmıştı, ikisi kalmıştı, bir de üniversitenin hademesi temizlik yapmak üzere içeri girmişti henüz. Sinirleri yeni yeni yatışan Nazort ne washington’a ne de gözlere bakamadan konuştu;
“Umarım cevap tatmin etmiştir sizi.”
“Evet etti, teşekkür ederim. Aslında hala konuyla ilgili sormak istediklerim var, uygun olduğunuz bir gün bana biraz vakit ayırabilir misiniz acaba?”
Nazort umutlanmadan edemedi. Belki de kendisinden hoşlanmıştır bu kız. Bir an kendisini Washington’un üzerinde bungee jumping yaparken hayal etti. Sırıttı.
“Sizce” dedi “Bungee jumping için uygun bir Türkçe kelime düşünülemez mi?”
“Nasıl bir bağlantı kurdunuz bilmiyorum ama üstünde çalışmam gereken ellibin kadar kelime var önümde ama gene de sizin için bir kıyak yapabilirim.”
“Kıyak mıı? Ho ho hoooo! Bana kıyak yap. He he heee!”
“Salaaaaaaaag” dedi Nazbrazyaz ama bunu neden dediğini bilemedi. Sanki gelecekten bir şeyi hatırlamış gibi bir duygu yaşadı. Üstünde durmadı fazla.
“Uyyyy!” dedi Nazort. El sıkışıp ayrıldılar.
Hademe koşarak dışarıda bekleyen Sakallı Mayruk’un yanına gidip tüm diyaloğu aktardı. Bu sefer net bir şekilde “Hıh hıh tıs hıh hıh!” dedi Coni. Günahını almamışız.

(devamı burada)