agal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
agal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

şarlatan

0 y o r u m
Göz kapaklarım açık ve gözlerim dünyanın çok ötesinde bir yerde ve niye olmasın; sanırım, galaksinin de dışında…

İşte oralardan bir yerden bakıyorsa sanki: uzun ve çok uzun sabitlenmeler işte, bilirsin…

Dua okumalısın dedi arkamdan bir ses; yüzyılların bilgeliği cüppesinin baldır derinliğine uzanan ceplerinde ve tuhaf bir tınıdaki sesinde, sanki yan duvarlardan kopuk kopuk gelen anlaşılması güç lisanında…

Sesimi ona uzatmıyorum ve zaten mecalim yok.

Arkamda hala ve bekliyor. Beni. Beklesin.

O anda, toprağın içindeyim. Sol elim, bileğe kadar. Sol elim artık ben olmuş. Ben artık sadece kendi sol elim olmuşum ve toprağın içindeyim. Sıkıyorum. Beni bütünleyen, geride kalan her şey dışarıda; boş kabuk, amaçsız, anlamsız, önemsiz ve kıç deliğinden ve kamıştan ve buz kesmiş sırttan, ter boşalmış enseden, kemiği kaynamış bir burundan, kulak çınlamasından, kirpiğe dolanmış kurumuş çapaktan, göbek deliği kokusundan, bacaktaki bıçak yarasından, at toynağı gibi ayak tırnaklarından, yeterli!

Herkesin kendine göre acıyı kavrama ve bir şekilde üstesinden gelme yöntemi vardır. Kalkıp da burada, bu yüzden sol elim ben olmuşum açıklamalarına girmeyeceğim, girmem ve sana ne…

Uzaklaşmalıyım…

Ben ufak bir fırlamayken, daha bu kadarım –elimin yerden 50 ila 60 santim yukarıda olduğunu hayal et- yamuk ve sivri kafamla önüme geleni kovalardım. Kaçıyorlardı benden. Nedensiz. Belki onları kovaladığım için. Ben de kaçtıkları için…

Nevrotik bir fırlama kısırdöngüsü… ya da çok daha önemsiz…

Lanet şekilsiz ve tıpkı kurabiye hamuruna şekil verircesine zahmetli, eski bir tülbent parçasıyla yoğurulmuş ve boktan plastik makyaja bulanmış Boris Karloff benzeri kafamı patlattığımda ancak vazgeçebildim bu lanet olası kovalamacalardan. Lanet olası!

Sonrasında ise durgunlaştım. O deli kan, bütünüyle kafatasımdan dışarıya fışkırmıştı belki de. Yüzüme, gözüme, ellerime, günışığına ve sokağa ve kan görmemiş henüz körpe zihinlere!

O zihinler daha sonra -olur ya- kendi deliliklerinde, öngörülmeyen ve asabi sanrı krizlerine prim tanıyan solucan derisi misali kaygan beyin kıvrımlarında olgunlaşıp damıtılmış ama küf kokan cinnetlere dönüşecek emsalsiz ve korkunç ve bir bakıma naif, duru ama acı bir öfkenin ve nefretin tetik boşluğunu alan hassasiyetine kavuşacak ve neden?

Önceden planlanmamış ve tamamıyla tesadüfen, yalnızca arızalı beynimin sıska bacaklarıma verdiği dolduruşla motive edilmiş bir refleks ve neticesinde mezuniyet balosunu büyük bir hayal kırıklığı ile terk eden “Carrie” misali fecaat bir teşhirden dolayı mı?

Belki de.

Gururlanmalı mı?

BELKİ DE!

Pamuk prensesin elmadan aldığı ısırıktan bahsetmiyorum size. Aynı zehir değil!

Sümüklü böceğin sırtında taşıdığı kabuk kadar kırılgan ve onun kadar güvensiz bir sakinliğin gürültülü ve görkemli çöküşüne olanak veren ya da karıncanın ayak izi kadar belirsiz veya ancak kibrit alevi kadar sıcak o an…

Utanmış ve korkmuş ve gücenmiş ve…

HAHAHA!!

Yakıcı güneşin altında üzerinde yakamozlar çakan kan oluğunun yumuşattığı ve göreni dehşete sürükleyen, bacak kadar çocuğun ani ve peşi sıra ifade sürüklenmeleri ve elbette göz teması.

Daha anlatayım mı?

Ha şunu da belirteyim; hiçbirine acımıyorum. Üzülmüyorum ve umurumda değiller. Zerk ettiğim zehri gözleriyle yudumladılarsa; ……………………………………………..?

Görüyorsunuz, benim için koca bir BOŞLUK!

Ama zor iştir devasa BOŞLUKLARI içinde muhafaza etmek ve içinde ona yer temin edebilmek. Sadece yürek yeterli olmayabilir ve bilirsin; elde tutmak hiç kolay bir iş değildir. Marifet ve beceri gerekir. Sen de takdir edersin ki, boşluğu tutmak çok daha zor ve imkânsıza yakındır ve risklidir…

Bütünüyle onun olma yolunu seçmediysen…

Bu sana kalmış, beni ilgilendirmiyor.

Kimse tuvaletin kuburu genişliğinde sıçmaz değil mi? Evinizde bir fil beslemiyorsanız.

Neyse…

Pencereden baktım, binaların arasından bana ancak görünebilen dağa. Uzakta. Çok gri. Kalbim çökmüş ve ıstırap çeken yalnız ve aç sokak kedilerinin inisiyatifine bırakmışım. Belki böylesi daha iyi diye.

Ne şiirsel! Karın doyurmuyor ama, ne onlarınkini ne de…

Şimdi kendi kendime diyorum ki, ulan bırak artık bu gözdağı verme oyunlarını; kim ve niye sallasın ki seni! Hem herkesin -ona şüphe yok- bir zehri vardır; belki hiç zerk etmediği ya da olduğundan bile bihaber…

“teee!” derdi dedem, eğer hiçbir bokun farkında değilsen ki, bu alaycı ve “senden bir sikim olmaz” anlamı çıkarılabilecek sözcüğü de ondan en çok ben işitmişimdir. Milleti kovalamakla meşguldüm lan! Ne yapayım…

Bu arada hala, hayatla aramdaki kaygılı aşk da devam ediyor ya; hani her aşk, içerisinde gömülü bir hazine sandığı misali nefreti ve bıkkınlığı barındırır ya; öylesine soğuk ve mesafeli ve kararsız, sıkıntılı, saldırgan, timsah derisinden kalkanlarını açarak dolaşan insanların her dakika yanınızdan yürüyüp gittiği böbrek sancısı gibi ağır geçen yıllar…

(vay benim başım!)

Hiç yalan söylemeyeceğim; hazırlıklı ol: hakaret etmek istiyorum, bağırmak –hayır- haykırmak istiyorum, küfretmek ve aşağılamak istiyorum, ellerimle sertçe iteklemek –hayır, hayır ulan- tepenize sıçmak istiyorum, tüm soba borularındaki kurumları başınızdan aşağı boca etmek istiyorum ve belki buna katıla katıla gülmek istiyorum ya da sizi Büyük Sihirbaz Houdini’nin jilet gibi keskin kılıçlar sokuşturduğu o sihirli dolabın içine koymak ve onun hiç başaramadığı bir şeyi –sizi delik deşik etmeyi işte yahu- ben başarmak istiyorum ve aslında o dolabın içine ben de girmek istiyorum.

Tamam! GEL ÖYLEYSE!

Dur, ötesi var…

“…ey, fıskiyeli mabedler, ey taşak derileri, ey fıskiyeli taşak derileri, ey insanlığın sabah ayakkabısının yine görmediği taze köpek boku misali her yerdeki çirkinliği; ey ulu polis, ey ulu silahlar, ey ulu diktatörler, ey her yerdeki ulu budalalar, ey yalnız ahtapot, ey dengeli ve dengesiz ve kutsal ve kabız hepimizi tek tek güzelce sızdıran saat tiktakları, ey altın dünyanın sefil ara sokaklarında yatan berduşlar, ey çirkinleşecek çocuklar, ey daha da çirkinleşecek çirkinler, ey hüzün ve kapanan duvarlar –ne Noel Baba, ne kancık, ne Sihirli Değnek, ne Külkedisi, ne de Büyük Dehalar Asla; guguk -bok sadece ve köpeklerin ve çocukların kırbaçlanışı, bok sadece ve bokun silinişi; sadece hastasız doktorlar sadece yağmursuz bulutlar sadece günsüz günler, ey bütün bunları başımıza musallat eden Tanrı.

Uçurtmadan sarayına ve zamankartı meleklerinin huzuruna çıktığımızda bir kez olsun KENDİN, bizim ve SANA bütün yapacaklarımız için

MERHAMET
MERHAMET
MERHAMET
diye bağıran sesini duymak istiyorum.”


Aslında başından beri sizlere BUKOWSKİ okumak istiyorum!


HEPSİ BU

INFERNO

2 y o r u m

Otuz yedi mi?

Otuz yedi.

Sen otuz yedi misin?
…

Buna geri dönmem. Dönersem, beynim peksimet gibi ufalanır kafatasımda. Tekrarları pek sevmem. Bir de zaten konuşmak gibi bir niyetimin de, eee, olmadığını hesaba katarsak…

Genellikle olmuyor yani, her zaman değil. Ben de bilmiyorum.

Her neyse, öyleyse artık otuz yediyim. Pekâlâ…

Ben kaçayım o zaman bir an önce… son sürat köşeleri döneyim… yüksek duvarlardan, daracık sokakların içinde ki tel bariyerlerden atlayayım hiç hız kesmeden… maymun gibi bir çeviklikle… ne bileyim, belki bir hatunu rehin alırım… ne belkisi, kesin alırım… hani değiş-tokuş için lazım olur ilerde… eski yaşlarımı getirin bana ulan diye telefonda pazarlık yaparım FBI Ajanlarıyla… olur neden olmasın… FBI Ajanı bu, pazarlıkta geri kalır mı?

Tamam, biraz sonra yirmili yaşların burada olacak; yeter ki sakin ol ve rehineyi bize ver!

Nah alırsınız lan rehineyi! O daha bana âşık olacak! Oyun mu zannediyorsunuz bunu lan ibneoğluibneler! Derhal getirin eski yaşlarımı bana; özellikle yirmi sekizimi istiyorum. Onu getirin buraya!

Ben yirmi sekizken, bir Allah’ın kulu bu yaşı yaşamamış gibi davranırdım. Davranmıştım. Tabi ya. Hiç kimse yirmi sekize yeterli duyarlılığı göstermemiş, hehehe komediye bak, sanki kısacık, göt kadar bir çarşıyı dolaşmaya çıkmışlar da akılda kalıcı hiçbir iz kalmamış gibi.

Yirmi sekiz muallak yaş diyordum. Herkese! Yirmi dokuzlara bile…

Ne demek istediğim hakkında hiçbir fikrim yok; o zaman da yoktu. O yüzden muallaktı belki de ya da sanki veya o kelimeye yakışan bir yaş olduğunu düşünüyordum ya da gerçekte o yaşın ancak muallak kelimesiyle adlandırılabileceğini çünkü kelimenin anlamının anlamsızlığı ve açıklanamazlığı ifade etmesi yüzündendi… belki ya da sanki… ne bileyim ve bilememekti ve bilmek istememekti, sanki veya belki…

Siz hırçın mısınızdır?

Dur yahu, kalkma hemen; otur şöyle…

Demek istediğim: Hırçınlık bir bedeldir aslında… bilmeyi istememenin bedelidir… bilmediğini anladıkları anda, bilmeni sağlarlar… öyle öyle… ansızın ve destursuz koyarlar bilgiyi kafana… yerleştirirler bir güzel ve gereklidir kanlarınca…

Bilgi, artık zihninde bir yerlerdedir… usul usul yıpratır ve soldurur cahilliğini… o dinginliğe ve elastiki sabra ulaşmak eskisi gibi mümkün değildir. Bildiğin her şeye lanet etmeye, küfretmeye başlarsın. İlgisi olmayan her bilgiyi artık onunla ilişkilendirirsin. Eline tutturulmuş bir hançerdir o ve ziyadesiyle silahtır… altıkerepatlamaz… mermi kovanları daima hizmetindedir. Basarsın tetiğe ya da saplayıverirsin pembe dimağlara.

Bilginin ne olduğu, neyi anlattığı çok önemli değil. Değişkendir zaten. Kafa yormaya değmez. Bilgiden kaçalım istiyoruz şurada, kurcalama daha…

Yalnız şunu bil!

En yararlı bilgi ve en değerlisi haliyle, kendin hakkında öğrendiğin ya da keşfettiğin bilgidir. Çünkü direkt seni sana anlatan bilgidir. O yüzden eşsizdir. Yolunu belirler. Daha ne olsun! Ya da bir boka yaramaz; alıklıkla meşgul dimağının onu fark edeceğin zamanı bekler durur.

Seni umursamazlar; aslında ellerinden gelse… … …

Aniden bir üşütme geldi; beraberinde tüm vücudunu sarsan şiddetli bir titreme. Bilgisayarının başından kalktı ve koltuğun üzerinde duran hırkasını geçirdi sırtına. Dışarıda güneş vardı. Çığlıklar ve motor sesleri. Bir fren sesi. Dijital bir bibleme…

Sigarası yoktu. İçmiyordu sigara ama olsaydı içerdi bir tane.

Nefret bile etmiyordu artık hiçbir şeyden. Her şeyi sevmiyordu sadece. Yalnızca, içten içe sıkılıyordu ve hep sıkılmıştı zaten, içten içe. Of, bu cümle resmen boğdu onu.

Elini ağzına götürdü ve sigarasından bir nefes çekti. Yoktu, ama yine de yaptı.

Kendini yazmaktan usanmıştı. Yorulmuş ve tabi ki sıkılmıştı. İstemiyordu, çünkü biliyordu. Kendisini biliyordu. Bilmek istemiyordu ama bilmesi sağlanmıştı. Kendi benliği bilincine konulmuş bir bilgiydi. O istememişti. Evet, yukarıda yazdıklarına -şu en yararlı ve değerli bilgi safsatasıyla ilgili paragraf bilhassa- bir tutam bile inancı yoktu. Aklının inanan ve güvenen kısmı onların kontrolündeydi. Bu yüzden direnmiş ve mücadele etmişti. Kavgaya karışmıştı. O kavgada ağzını burnunu dağıtmışlar ve zorla kendini bilmesini sağlamışlardı. Kaçmak da yararsızdı. Hem onlardan, hem kendinden kaçacak kadar saha deneyimi yoktu. Lanet olsun bunlara! Korkak değilim ben! Ama… … …

Kafasının içinde nükseden -zaman zaman oluyordu böyle- bir patlama sesiyle açtı gözlerini. Kendini toparlaması yirmi saniyesini aldı. Yerde yatıyordu. Yüksek bir tel bariyerin dibinde, atılmış karton kutular ve tenekeden çöp kutuların yanındaydı. Atlarken kafasını sert bir şeye çarpmış olmalıydı. Zonkluyor ve acıyordu. Çok fazla baygın kalmış olamazdı, hala tel bariyerin öteki tarafından koşan ayakların telaşlı patırtısı ve öfkeli bağrışmalar geliyordu kulağına. Köpek havlamaları da vardı. Sokak köpeklerinin havlamalarına karışan, istikamet belirten eğitimli köpek havlamaları, siren sesleri, uykusu bölünen çocuk zırlamaları…

Doğruldu ve koşmaya başladı. Sol bacağı aksıyordu koşarken. Ağırlığını sağına vererek devam etti. Bu arada işlek bir caddede olduğunun farkında olamayacak kadar dikkati dağılmıştı ve neredeyse bir spor araba tarafından tepeleniyordu.

Hani herkesin hayali olan kaza!

Her neyse, bu saçma sapan klişe bile onu kararlı kaçışından alıkoyamadı. Elleriyle dur işareti yaparak üzerine doğru gelen tüm spor arabaları yavaşlattı ve koşar adım caddeyi geçti. Arkasındalardı hala. Sesleri kulağına kadar geliyordu. Diğer kulağı fazla önemsemezdi böyle şeyleri. Biraz nefeslendi, çevresine bakındı. Saklanacağı bir yer arıyordu. İşte tam da o sırada gördü kızı. Görür görmez de tanıdı. En nihayet tekrar karşılaşmışlardı. Konuşacakları çok şey vardı.

Muhtemelen kız da, bu karşılaşmayı kafasında binlerce kez tasarlamıştı. Hepsi bir öncekinden daha ROMANTİK; belki daha EROTİK! Ama onu üstü başı toz toprak içinde, koşmaktan nefes nefese, terli ve bir hayli telaşlı halde hiç düşünmemişti.

Ne arıyorsun burada? Ne oldu, neyin var?

Anlatırım ama bana biraz zaman ver. Beni burada bekle.

Aceleyle caddenin soluna bakan köşede duran ve fazla dikkat çekmeyen ufak bir kitapçı dükkânına daldı ve oradan en ağır ve büyük SÖZLÜĞÜ satın aldı. Parası ucu ucuna yetmişti. Zamanı yoktu. Tekrar kızın yanına döndü ve elinde tuttuğu ağır sözlüğü hızla kafasının orta yerine geçiriverdi. Kızı bayıltacak denli şiddetli bir darbe olmuştu. Diğer kulak bile darbenin şiddetli KÜÜT! sesine duyarsız kalamamıştı. Çınlamaya başlayarak protesto etti bu nahoş usulsüzlüğü!

Başarmıştı sanki. Zafer onundu! Artık elinde bir rehinesi vardı. Her şeyi yapabilirdi onunla, her şeyi yaptırabilirdi onun sayesinde. Sonsuz bir olasılıklar zinciri halkasının iç gıcıklatan şakırtı sesleri geliyordu, kendisinden taraf olan kulağına. Diğer kulağı ise, galiba onursuzluğun zaferi olmaz der gibi seğiriyordu; tıpkı bir balıkçı yelkeni gibi.

Elbette AŞK da vardı. Üstelik…

zaten vardı!

Dört yapraklı yonca benzeri bir şeydi onların Aşk’ı. Zor elde edilmiş ama çok kolay ve bencil bir zalimlikle yitirilmiş…

Biri omzumdan tuttu ve sertçe kendine çevirdi! Korkuyla sıçradım yerimde.

Ne yapıyorsun!

Ben? Bilmem, ne yapayım?

Saçma sapan güzellemeler yapıyorsun… yeterli bilgiye sahip değilken üstelik ve klişe bir romantizm sevdasına bel bağlıyorsun.

Kimsin lan sen? Sen de Mr. Spock’a benziyorsun; klişeden bahsedene bak!

Benim kim olduğum ya da kime benzediğimi boş ver sen…

Anında yüzü kurabiye hamuru gibi yumuşayıp başka bir şekle büründü. Şimdi de aynı Falconetti’ye benziyordu. Yani o karaktere can veren aktöre. Tanımıyorsunuz değil mi?

Evladım, ona buna benzetmeyi bıraksana yüzümü. Ne dediğimi anladın mı sen?

Yine değişmeye başlamıştı yüzü…

Evladım deme lan bana!

Sakin ol. Ben tarafsızım. Sadece seni uyarmak istiyorum. Lüzumsuz ironik çağrışımlara yöneliyorsun. Bilgiden kaçayım derken, yine ondan faydalanıyorsun; yani kızın kafasına ansiklopediyle vurmak neden?

Sözlük…

Her neyse; boş benzetmeler, ucuz edebiyat! Yapma çocuğum böyle…

Doğru konuş lan! Çocuğummuş… sana mı soracam ne yazacaamı…

Yüzü birden Gargamel’e dönüştü karşımda… sonra da Bonanza da ki Hoss Cartwright oldu.

İyi be, iyi! Yardım edelim dedik, işitmediğimiz hakaret kalmadı! Rahat bıraksana yüzümü yahu; muhteviden kalma dizi oyuncularına yoğurup duruyorsun.

Ne demek lan, muhteviden kalma! Hem, kim senden yardım istedi hırt! Senin kim olduğunu bilmiyorum sanki… sen, beynimin kontrol altında olan lobundan fırladın geldin değil mi? Kimi kandırıyorsunuz lan siz, dürzü ib…-a… lan siktir git!

Öyle olsa ne olur ha, öyle olsa ne olur? Seni doğruya ve mantığa yönlendiriyoruz işte. Aşkı bile anlatmayı beceremiyorsun daha. Hehe…

Sırıtma lan karşımda, ukala yavşak! Mantığa çağırıyormuş. Sizin mantığınızı biliyorum ben. Geleceğe dönük planlarınızdan da haberim var. Asıl niyetiniz belli sizin!

Öyle mi… neymiş ki bizim niyetimiz?

Yüzü eğildi, büküldü; sonunda Dallas’ın riyakar ve ikiyüzlü J.R.’ına dönüştüğünü anladığım anda, okkalı bir tükürüğü yapıştırıverdim suratının ortasına!

Aaa… seninle de hiç konuşulmuyor ki birader! Bu ne ya!

Senin yaptığın muhabbet mi lan… karşıma geçmiş, götünle çekirdek çitliyorsun…

Kim demiş? Yalan, vallahi de yalan… biz yapmayız öyle şey… İtikadımız yüksektir bizim.

Öyle tabi… herkes öyle biliyor.

Çıkardım fotoğrafları trençkotumun yan cebinden. Attım suratına. Dünyanın hemen her yerinde götünle çekirdek çitlemişti bu herif. Fotoğraflar yalan mı söyleyecek?

Üzerimde bir trençkot olduğunu bilmiyordum. Ona da şaşırdım. Gri böyle… kırışık…

Baktı resimlere. Şaşırmış görünmüyordu, aksine eski günleri yad edermiş gibi bir gülümseme oturmuştu Yakari’ye benzemiş Kızılderili suratında.

Sen mi anlatacaksın bana aşkın failün-failatün çekimini… anlatabilsen bile benim AŞKIMIN o kalıba oturacağını nereden çıkartıyorsun, KEPAZE!

Hafif içerlemiş bayan Topesto gözleriyle baktı biraz. Sonra fotoğraflardan birini seçip bana gösterdi. Almak istiyordu. Başımı hafif yana yatırarak onayı çaktım. Acayip afiliydim.

Yüksek umutlar mı besledik beraber? Sanki veya belki…

Ama her şeyin sonunda, elimde kalan ve suratımda patlayan tek gerçek: maalesef kadınların ilk tutkusunda aşığını, sonrakilerde ise sevdiğinin sadece aşkın kendisi olduğu aforizmasıydı ki lanet olası kehanet, evet benim adıma sanki bir kehanet gibi, Byron imzasını taşır. Her ne boksa işte!

Yeter hadi, tamam! Kaybol, gözüm görmesin seni…

Fena bozulmuştu. Döndü sırtını bana yavaşça, elini cebine attı ve bir avuç günebakan çıkardı. Ağır ağır uzaklaşırken, bir yandan da pantolonun düğmelerini açmaya çalışıyordu.

Ona söylemedim ama o da az afili değildi hani. Tabi ya, bir düşünsenize. Kim gösterişli bir gondolla Grande Canal üzerinde gezinti yaparken, Dante’nin İlahi Komedyasında bile adı geçen Venedik Tersanesine nazır götünü açıp da çekirdek çitlemiştir.

Yok!

İşte bu, beynimin kontrol edilen lobundan çıkıp gelen adamın, ilk kez giydiğim trençkotumun cebinden çıkarttığım ve sonunda kendisi için seçtiği fotoğrafın hikâyesidir. O hikâye de hiç utanıp sıkılanmadan elbet bir gün yazılacaktır.

Gerçi Dante “Inferno” da birazını çıtlatmıştı…


HEPSİ BU

ÖLÜ VEYA DİRİ

0 y o r u m
Günün birinde zar zor düşerek başladığım boktan hayatıma, herkese ait olan bu yaşama yani, o da sıra dışı bir tazyikle fışkırarak, lanet bir ekşimiş ve çürümüşlük kokusuyla birlikte uyandı. Sadece ağzımı açık tutmam yeterli olmuştu. İçimden, benden kaçarcasına dökülüyordu; inanamazsınız, tuvaletin o Hilton lavabosu anında dolmuş ve kenarlarından taşıp yer fayanslarına akmaya başlamıştı.

Bir ismi ya da dili yoktu ama şimdiden bu hayata benden daha fazla adapte olmuş gibi görünüyordu gözüme. Üstelik benden çıkmış, pardon yok, kaçmıştı.

Aynada ki adama baktım. Bir kısmı sakallarıma bulaşmıştı. Kesmiyordum sakallarımı; hiç olmazsa onlar benden kaçmıyorlardı. Sadık ve müşfiktiler bana.

Masama dönmem gerekiyordu. Diğer masaların arasında bir yerdeydi. Benim diğer insanların arasında olduğum gibi.

Oturup bir sigara yaktım hemen. Masamdaydım. Aşınmış, üzeri çizik çizik eski ağaç masaları kaldırıp yerlerine bu yeni plastik alaşımlı masaları koymuşlardı. Yeniydiler ama insanı sahiplenmiyorlardı. Soğuk ve mesafelilerdi. Nefret etmiştim bu yeni masalardan. O eski ve dost canlısı ağaç masaları özlüyordum. Her daim dirseklerimin derilerini sıyıran koyu kahverengi, koca cüsseli, babacan tavırlı masaları.

Benim bir sorunum yoktu o masalarla, anlaşılan benim dışımda herkesin varmış. İnsanoğlunun talepleri bitmez; doyumsuz bir küstahlıkta, aç bir yamyamın karın gurultusu gibi yükselir her şafakta…

Yoksa adına medeniyet kültürü dediğimiz şey, yalnızca açık yaraya bastırılan tentürdiyotlu bir pamuktan mı ibaret?

Biramdan ufak bir yudum alır almaz zihnimi kuşkulu bir düşünce meşgul etmeye başladı. Belki de yazamayacağım bir öykünün konusuydu. Diyordu ki; madem bu dünya evrenin yalnızca tek bir odası; öyleyse insan, bir odanın içinde nereye ve ne kadar uzağa kaçabilir ki…

Aniden sol omuzuma bir elin ağırlığı çöktü ve bastırdı.

“ Lan oğlum Mükerrem! ”

İsmim bu değildi.

“ Efendim.”

“ Geçen hafta bir oğlum oldu. Bilmiyorsun tabi. Hadi diple şu biranı, yenisini getirecem sana. Oğlumun şerefine. Müesseseden lan.”

Henüz yalnızca küçük bir yudum almıştım biramdan. Bardak doluydu ve benden diplememi istiyordu. Oğlu olmuştu geçen hafta. Geçen yılda bir kızı. Adam yaşamın içinde kalan son birkaç boşluğu, dehşet veren bir ereksiyonla dolduruyordu. İlk birkaç eli kazanan kumarbazlar gibi heyecanlı ve hevesliydi. Ağzımın sol köşesiyle sırıttım ve zaten o kısım görünmüyordu bile…

Tek dikişte, dibini buldum bardağın. Nefes almadan, gırtlağımdan aşağıya bıraktım hepsini. Midemden korkunç bir gurultu boğazıma doğru yükseldi. Onu da yuttum. Külçe gibi indi aşağıya, küfürler savurarak. Şafağa daha çok vardı.

“Geğirebilirsin.” Dedi sevgilim.

Bana karşı anlayışlı olmaya çalışıyordu. Kafamı iki yana salladım, gerek olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Hangisini kastettiğim konusunda kafası karışmış olmalıydı.

“ Lavabo… ”

Kalktım masadan. Yolum çok uzaktı sanki. Beynim, gitme otur; en kötüsü şu köşeye sıçarsın işte, diyordu ama onu hiçbir zaman dinlemedim ben. Kontrollü bir yavaşlıkta süzüldüm alık insanların ve onların sahte, manasız masalarının arasından. İçkimi tazelediğini işaret etti bana uzaktan, muhtemelen gelecek yıl da çocuğu olacak adam. Aynı köşeyle sırıtmaya çabaladım.

Çok kalabalıktık. İnsanoğluna galaktik bir müdahale gerekiyordu belki de. Haksız mıyım? Ya da aralarından sadece beni alsalar da olurdu. Bu da bir nevi müdahale sayılırdı. Narsisim mi bu?

Şimdi tekrar aynı lavabonun önünde duruyordum. İçimden hararetli bir telaşla kaçan şeyin huzurundaydım yine. Bir yere gitmemiş, hala ilk çıktığı yerde hareketsiz fakat daha koyu ve yoğun bir görünümde, sinir bozucu bir yavaşlıkta yer fayanslarına damlamaya devam ederek gözümün içine bakıyordu. Karakterinde ki korkunç huzuru hissettim o bakışlarda, içten içe. Bu kadar kısa bir zamanda, huzuru kavrayabilecek bilgeliğe sahip olması beni şaşırtmış ve doğrusu panikletmişti. Merkezine doğru değişen, kararan renginde bana anlatmak istediği şeyler olduğunu hissettim. Hafifçe eğildim üzerine.

Seni yargılamıyorum, sen olduğun gibi kalmalısın diyordu bana. Fakat senin de anladığın üzere ben senden farklıyım. Yaşam beni içine çekti.

Bu şey, benden daha akıllı olduğunu düşünüyordu. Öyle mi? Belki de haklıydı.

“ Cismen bir bedene sahipsin ve tüm varlığın yaşama ait ama sen bütünüyle yabancılaşma taraftarısın. Yaşam sana değil, sen yaşama yabancılaşırsın ancak. Ben bu gerçeğin kanıtıyım. O beni kabul etti. ”

Faşist bir özgüvenle aşağılıyordu bu şey beni. Bu, minaresinin tepesine sıçtığım, benden kurtulduğu için kendini çok şanslı sayıyor olmalıydı.

Gecenin o saatinde ki anlayışıma göre, bu şey az önce bana kesinlikle düşmanlığını ilan etmişti. Beynimin sapından sırtıma doğru kor bir sıcaklık hissi yayıldı ve haksızlığa tahammülsüz birinin öfkesiyle gözlerim yuvalarında döndü. Hissiyatta öfkeyle birlikte utanç duygusu da kaplamıştı bedenimi. Anlamını çözemediğim bir utanç, bulanık ve karıncalı…

İhanet vardı. Evet, ihaneti hissediyor ama vurgulamayı yapamıyordum. Bu kadar kısa sürede alçakça ve aleni bir motivasyonla gelen adaptasyon resmen ihanetti. Evet… evet… evet…

Bunun adına bir başkası ne der bilemem; açıkçası, umurumda da değil, çünkü bu benim farkındalığım ve hiç kimsenin leş kokulu farkındalığına burnumu sokmadım ben şimdiye kadar.

Aynada ki adamla aynı şeyi düşünüyor olmalıyız ki, birdenbire ikimizde içgüdüsel bir çabuklukla lavabonun içinde ki o şeye ellerimizle dalıverdik. Bileklerimizin üç-dört parmak üzerine kadar sarmaladı kollarımızı. O anda iğrenç koyuluğunun içinde hafif bir sararma sezdim. Bu hareketi beklemediği açıktı. Varlığının dengeli yoğunluğu kendini daha akışkan bir kıvama bırakıyordu. Korkmuştu. Lavabonun kenarlarından şiddetli taşmalar oluyordu. Kaçmaya çalışıyordu benden ama onu hayatın içinden çekip almaya kararlıydım. Derinde ve merkezine yakın bir yerde ellerimi yumruk yaparak, avuçlarımın arasına sıkıştırdığım pütürlü, safra ve salyaya bulanmış yapışkan sıvıyı son gücümle ve sağlam bir kararlılıkla sıkmaya başladım. Aynada ki adamda aynısını yaptı. Gırtlağına çökmüştük orospu çocuğunun ve bizden kurtulması imkânsızdı.

Manasızca çırpınıyordu ama yanıltıcı olmasın, çırpınması manasız demiyorum. Demek istediğim, aşağı yukarı kırk beş-elli dakikadır yaşamla haşırneşir olmuştu ve yine de ondan kopmamak adına, çırpınacak kadar yoğun bu kavrayış şaşırtıcı, samimiyetsiz ve gerçekdışı görünüyordu. Yani böyle bir şey mümkün mü? İmkânsız! Çırpınışları sadece küstahlıkla açıklanabilirdi.

İçine çektiği tüm yaşamı çekip çıkarana kadar ya da onu içine çeken yaşamdan çekip alana değin, var gücümle sıktım!

Sıktık! Yüzeyinde hava kabarcıkları patlıyordu, her biri yaklaşan ölümünün kanıtı gibiydi.

Sıkmaya devam ettim! Olağanüstü çabalıyordu. Alnımdan düşen ter damlaları yavaşça çekilmeye başlayan şekilsiz varlığının içine karışıyordu. Terimin her damlası onun olağandışı varlığına sıçrayan birer ölüm zehriydi.

Dişlerimi gıcırdatarak, giderek kabaran bir öfkeyle sıktım! Belki de varlığı bir mucizeydi. Önemsemiyordum. Sikmişim mucizesini!

Benim atığımdı sadece. Mucizeyse eğer, benden çıkmış bir mucizeydi.

Nihayet rengi soluklaştı ve kokusu dayanılmaz bir hal almaya başladı. Lavabonun içine doğru ağır ağır çekilmeye başladı. Ardında sarımtırak lekeler bırakarak, deliğin içine yavaşça akıp gitti. Bu hayata tutunmayı, son kalan damlası da vazgeçinceye kadar ellerimle sıktım onu. Aynada ki adam bana bakarak sırıttı.

“ Başardık, öldürdük onu! ”

Heyecanlı ve mutlu görünüyordu.

Evet, öldürdük… Dedim. Ben onun kadar mutlu hissetmiyordum. Utanç daha baskındı. Nedenini bilmiyorum.

Musluğu açtım ve suyun lavaboda, o şeyin ardında kalan son pislikleri de alıp götürüşünü izledim bir süre. Ellerimi ve kollarımı yıkadım. Üzerimde parçaları vardı. Suyla birlikte akıp gitti hepsi. Serin suyu çarptım yüzüme üç-dört kez. Nefesim düzene girene kadar bekledim. Sonra suç mahallini soğukkanlılıkla terk ettim.

Bir sigara çektim paketten ve dibini masaya vurmaya başladım.

“ İyi misin? ” dedi sevgilim.

“ Evet, iyiyim. ”

Uzanıp avucumla yüzünü okşadım. Bir katilin elleriyle…

Ne!

Yoksa siz, masumiyeti ve saflığı korunmuş vicdanı elinden alınmış tek insanın, Michael Corleone’ mu olduğunu düşünüyordunuz.

HEPSİ BU

İÇERİDE GERÇEK BİR İHTİŞAMI SAKLAR DUVARLAR

3 y o r u m
Onu bulduğumuzda kocaman cüssesi ve olanca ağırlığı ile tam önümüzde, kıpırtısız bir durağanlıkla havada asılı duruyordu ve ilk bakışta insanı şoka uğratan bir ihtişamı vardı. Yalan yok.
Bunu yapacağını biliyordum aslında; çünkü yapabileceğini söylemişti bana. İnanmadım ona. Neden inanayım ki; daha bir hafta önce, duvarların içinden geçebileceğine emin olduğunu söyleyen biriyle konuşmuştum burada. Tek bir yolu var demişti. Parmağını sivriltmişti böyle. Sadece zayıflaması gerekiyordu. Tığ kadar inceldiğinde kaçabilecekti bu delikten. Kulağa daha inandırıcı geliyor.
Ama bu… Bu götoğlugöt, gerçekten yapmıştı, dediği şekilde hem de. Tavandaki ısıtma borularının arasındaki şu örümcek ağının aşağıya kadar sarkan ipliğini görüyor musun, demişti; işte onunla asacağım kendimi. Söylediklerine kayıtsız, boş ve donuk bakışlarla karşılık verdim. Tüm ifadesizliğime rağmen göz pınarlarıma kadar yükselen şüphe tomurcuklarını fark etti. İstemeden de olsa onu cesaretlendirmiştim. Kurumuş dudaklarını yaladı, mantığının daracık rihalesine zorlukla sığdırdığı götünü, bilimin yağlı kaydırmacından hevesle aşağıya bırakmak niyetindeydi. Hem sen biliyor musun; örümceğin ipliği bir çelik telden iki kat daha güçlüdür, dedi haklılığını benim tarafımdan onaylatmak istercesine. Orospunun evladı. Haklıydı.
Olduğum yerde durdum ve onu seyrettim. Uzaktan, yanaşmadan. Şimdiden meraklı gözler sarmıştı etrafını, bir sürü deli. Örümcek ipliği ile asmıştı kendini hayasız dürzü. İnanılmaz değil mi? Biliyorum. Ama benim de gözlerim kör değil ve karşımda olanca gerçekliğiyle havada asılı duruyor herif işte ve tuhaf; Sanki yükselmiş ve öylece, sabit, havada durmuş gibi, sanki: kalmış gibi! Tabiİ ki öyle değil aslında, sadece öyle görünüyor. Dikkatli bakmadıkça arada gerili olan saydam ipliği göremiyorsunuz, boktan bir göz yanılsaması işte. O yüzden tuhaf.
Lanet olasıca örümceğin ipliği, boğazına o kadar sıkı oturmuştu ki, gırtlağını dolayan ipliğin bir kısmı etin içine gömülmüş ve dışarıya doğru kabaran morarmış et boğumları pörtlemişti. Biliyorum, iştah açıcı…
Sonra bir şey oldu. Ani bir değişim sanki. Yabancı ve yalın bir duyguya kapıldık. Vahşi ve yukarıda. Balık ağına dolanmış ıstakozlar gibi çırpındık. Yetersizdi çabamız ve gereksizdi aslında. Bunu anladık çok geçmeden. O duygu, bu domuz ağılında, içine bulandığımız ne kadar bok varsa-somurdu. Emdi bizi. Kendimizi iyi hissettirdi. İyi hissediyorduk.
Kutsal görkem!
Uyanış aynı anda öfkeyi ve katıksız nefreti beraberinde getirdi. Yeni değildi. Bilirdik hepimiz nefreti. Tanıdıktı ve aldık içeri. Değiştik. Zafer köpük köpük doldu ciğerlerimize. Güçlendirdi bizi. Korkularımız sinmiş cesaretimizle yer değiştirdi kokuşmuş karanlığımızda. Çürümüş ereksiyonumuz özgürlüğün mavi kanıyla tazelendi. Hazırdık hepimiz diklenmeye. Balonun içindeki nefese üflemeye…
İçimizde yeşeren gücün azametini tanımlamak beceridir; sarkık lambaların ışığına yakın olmak ve gözkapaklarının ardındaki parlaklığa alışmak gibi. Değil mi?
Yanılmıyorsam bizimkisi dürtülenmiş coşkuydu; e deliyiz arkadaş, ne olacaktı ki başka. Bir bakıma sanki coşku da denemez buna, ne bileyim; siz düşünün, herife hayranlık duymaya başlamıştık ama nefret de ediyorduk bir yandan, nefretimizle yetinmiyorduk, gıpta da ediyor ve şişmiş, morarmış suratına bakmaya doyamıyorduk.
Kibirli ve yanıltıcı bir yüze…
Zaten burada asla doymuyoruz ki; hep bir şeyler ve bir yerler aç kalıyor, daima böyle. Ruhumuz aç, karnımız aç, gözlerimiz aç, kulaklarımız, burunlar, eller… Köpek sürüsü gibi “AÇIZ” ulan!
Her neyse…
Bir alkış tufanı koparttık ki sormayın, tüm tımarhane duvarları sarsıldı. Deliler gibi alkışlıyorduk… Bırak takılma şimdi benzetmeye.
Ellerimizi birbirine çarpıyorduk… Avuç içlerini duvarlara vuranlar da vardı… Alkışın daha tok bir sesle yükselmesini istiyordu onlar… Çözümler bitmez ve hepsi bizde var… Sonra, avuçlarını yanındakinin avuçlarına vurarak alkışlayanlar vardı… Dur bak, daha bitmedi… Enseye vuran, yanaklara çarpan hatta ışık hızıyla alkışladığı için hiç alkışlamıyormuş gibi görünen süper-şakşakçılar vardı. Alkışın hasını onlar yapıyorlardı. İstekle ve azimle.
Ortalık curcunaya dönmüştü. NE YAPIYORDUK Kİ BÖYLE!
Sonra, içimizden biri heyecanlı bir koşturmacayla bahçeden binaya dalıp, aynı hızla karnavalımıza katılıverdi. Nefesi soluk borusunda mola vermiş, gırtlağı içeriye çökmüştü.
“Dışarıda yağmur damlaları düşmüyor… Havada asılı duruyorlar!”
Saldığı nefesi ıslık gibi ötüyordu ve sonra parmaklarını kütürdetmeye başladı.
Anlayabilmek için fizik profesörü olmaya lüzum yoktu. Zamanı kendi tekeline almıştı; bizim iplikçiden bahsediyorum, onun orospusu olmuştu zaman ve duruyordu. Hepimiz muhteşem güzellikte bir duvar saatine bakmaktaydık ve bu saatin kıpırtısız sarkacıydı o. O kıpırdamadığı sürece zaman akmayacaktı ve akmayan zaman hızla katılaşacak, yoğunlaşacak –Aman Tanrım!- kütleşecek, bir süre sonra fark edilir gerçekliği zihnimizin tüm inkâr filtrelerini tıkayarak bu hayatta nefes almamızı imkânsız hale getirecekti.
Bize kastı vardı puştun, düşmanıydık onun…
Allah belasını versin: harikulade görünüyor!
Aramızdan biri, bir fikir attı ortaya… Kuracaktık onu… Saatler kurulur, öyle değil mi… Belki hepsi değil ama bu soysuz fırlama kurulmaya müstahaktı… Bir şeyler yapılmalıydı… Denemeye değer diye düşündük ve fazla seçeneğimiz de yoktu aslında, yani mantığa en yatkın olasılık gibi duruyordu.
Zamanı eski akışkan ve sürükleyici etkisine döndürmek gerekiyordu bir şekilde ve hepimiz kabul ettik, nöbetleşe olarak ve hiç aksatmadan kurduk onu… İşe yaradı… Lanet olası kurulabiliyordu… Tamam, ayağına dokunuveriyorduk sadece, hafifçe iterek… Ne merak bu böyle!
Fırtınalı bir çölde bezgin ve ağır aksak ilerleyen bir deve kervanı gibi bıçak sırtında geçti yıllar. Olur, inanmayın siz; delilerin zaman kavramı çok muğlâktır ama güvenilmez de değildir.
Yıllar ve ardından yine yıllar ve tekrar yıllar ya da…
Hiç ayrılmadık oradan. Baktık. Sadece. Kurduk birde…
Ondan bize yansıyan her şey anlamlıydı. Anlamı özümsediğimizde bizlere hissettirdiği her şeyse tiksindirici ve özel; biliyorsunuz - bilin öyleyse – bir çay kaşığı dolusu gerçek bile bazen tiksindirici fakat değerlidir ve onu kanıksama zorundalığıdır, o gerçeği bir piramit meşalesi kadar değerli kılan.
Sırtımızda tonlarca ağırlık vardı ve dayanılmaz olmuştu artık anlam aramak ve anlamda mantık aramak. Bana kalırsa anlam, sadece bir şeydi. Demek istediğim: yalnızca basit ve alelade bir nitelendirmeydi anlam, yani “Şey” gibi…
Anlatamadım mı?
Siz anlamadınız…
Yahu siktiğimin huzuru anlamdır, eşsiz… Kısa… Sessiz.
Kusmuk anlamlıdır; gerçek… Yoğun… Nedenli…
“Ayakkabında çamur lekesi zannettiğin şeyin aslında kusmuk olduğunu fark ettiğinde derinleşir anlam; kendi kusmuğundur, kunduranın tümüne sıvanmıştır ve ancak hatırladığında o geceyi, anlarsın bir nedeni olduğunu kusmuğun.”
Kendime söylemiştim bunu zamanında. Tam zamanında söylemiştim manasında şey ediyorum. Ya da yıllar önce, eskiden anlamında da kullanılabilir. İki manada da kullandığımı farz edelim. Edin siz.
Gecikmeyin ama…
Bu soyunu sopunu siktiğim, duvar saati sarkacı kılıklı amcık da, geçmiş terapilerden birinde gözünü kapatıp şöyle demişti:
“Ağlayan gözlerinden, siyah tülden perdeler indi yanaklarına…”
Romantik ve şiirsel… Dokunaklı, sırala istediğini…
Hâlbuki değil; değil ulan, yeminle!
Yahu edebiyat profesörü olmaya lüzum yok! Okumasını bileceksin, o kadar. Gözlerden inen siyah tül perdeler, içine sıçtığım makyajı işte… Zırlayınca akıp gitmiş, boyalı eşeğe döndürmüş hatunu!
Bu!
Bizim Doktor Kürşat sever böyle edebiyat parçalamalarını… Etkilendi tabi garibim… Gözü doldu, erken bitirdi o günkü terapiyi… Kaçtı yanımızdan… Yumuşak mizaçlı biri zaten, ibnelik de var biraz!
Neden anlatıyorum bunları?
Hiç…
Zaten bir “Nedeni” neden olmalı, anlamıyorum… İllaki sözün bittiği bir yer mi olmalı? Mantıklı ve anlamlı olmalı değil mi? Olmalı mı gerçekten?
Kimsiniz, nesiniz siz? Ne yaparsınız? Neden dışarıda hep sizden var?
Anlatın bana o zaman bunları…
Söyleyin hadi, kabuğunuz ne kadar kalın… Veya var mı öyle bir şey?
Siz de kendinizi içeriden sanıyorsunuz değil mi? Aralarında dolaşıyor, birlikte yiyor, birlikte sıçıyor ve ben “içeridenim” mi diyorsunuz?
Değilsiniz. Ben içerdeyim. Yok başkası burada.
Sizin beklentileriniz var. Israrcı talepleriniz…
Bir öykü ancak, zihninizin haz etme tellerine sürtündüğü ölçüde ezberletilmiş kalıplarla kuşatılmış aklınızca değerlendirilir. Sonu olmayan ya da beklentileriniz doğrultusunda sonlanmayan tüm öyküler o çok değerli zamanınızdan pırlanta değerindeki dakikaların sizden koparılıp alınması anlamına gelir. Sıvazlamak, ovalamak, ele patlatmak varken…
“Sonunda…” diye başlayan bir son yaratılmalı(mı) gelecek paragrafta!
Siktir!
Alınmak, gücenmek yok; deliyim ben, bir delinin kusuruna bakılmaz ve buna da inandıysanız eğer: bir aptal olmaktansa, ben deliliği tercih ediyorum.
Size diyecek başka bir şeyim yok. Hayat her yerde istisnasız, doğal ve sıradan. Değişmeyen, sıkıcı bir rutin. Mahkûmuz yaşamaya. Burada niye farklı olsun; olmaz kardeşim olmaz…
Kimdi hatırlamıyorum, gerek de yok… Çıktı kalorifer ızgaralarına. Bir kaşık balla yumuşattığı dilini, bizim mendebur sarkacın kafasıyla borular arasında gerili duran örümceğin ipliğine doladı… Dudaklarıyla emer gibi somurduktan sonra, çekti kopardı ipliği. Çok kolay olmuştu.
Dalından düşen yaprak gibi süzülerek yığıldı yere namussuz. Yıllar kilosundan epeyce kaybettirmiş, bir deri bir kemiğe döndürmüştü zavallı orospu çocuğunu. Saçlarına ve uzayan sakallarına beyazlar düşmüş, kirden ve yağdan keçeleşmişlerdi. Hırpani görünüyordu. Üzerindeki pijama sararmış, solmuş ve paçalarına doğru yırtıklardan sarkıtlar oluşmuştu.
Bekledik bir süre. Başında. Bekledik…
Doğruldu! Yavaşça ama…
Dik durmakta zorlanıyordu pezevengin dölü, kendini zar zor tireye bildi. Titrek birkaç adım attı bize doğru.
Tükenmişti… Tüketmişti.
“Ne oldu?” dedim.
“Örümceği gördüm…” dedi hışırtılı ve kısık sesiyle.
Biraz daha yürüdü sallanarak.
“Bana, kaderin bulanıklığını kavramaktan yoksunsunuz, dedi.”
Yanımıza kadar gelmişti artık ve ellerine bakıyordu merakla, parmaklarına, bileklerine…
“Kaderin bulantısı onu kavranmaktan alıkoyuyor, dedim ona.”
Geçti gitti yanımızdan…
Yalınayak, şap şap betona basıyordu; ruhunu siktiğim yavşağı.


HEPSİ BU

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
14.

Planda ki bu ani değişiklik Zebulun’u biraz afallatsa da, yine de o birayı içmesini engelleyecek acil bir şey olmadığını düşünerek bara doğru kaygısızca ilerlerken, birden aklına Tmumkg’un bu durumdan hiç hoşlanmayacağı ve kendisini bundan sorumlu tutacağı gerçeği düştü. Ona söz vermişti. O gelene kadar kızların yanından ayrılmayacaktı. İyi de Uğur Polat hesapta yoktu ki. Adam birden ortaya çıkmış ve kızları mıknatıs gibi kendisine çekmişti. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Yoksa var mıydı? Biraz darpla Uğur Polat’ı kendisine benzetebilirdi. Çok zor olmazdı. O da koşmaya başladı.

Aynı anda binanın kapısından Tmumkg içeri girmek üzereydi. Biraz önce Sibel’le konuşmuş ve burada olduklarını öğrenmişti. Eski binaya adımını atar atmaz, kapının hemen arkasında, kireç gibi beyaz yüzüyle elinde broşür tarzı şeyler tutan birinin beklemekte olduğunu gördü. Huyu icabı adamın üzerinde fazla durmayıp basamakları çıkmaya başlamıştı ki, merdivenin üzerine saçılmış çürük kokan iğrenç kusmuğu fark etti. Yüksek bir tazyikle fışkırmış olmalı diye düşündü. Çünkü duvarlara kadar sıçramış ve ortalığı bir kusmuk deryasına dönüştürmüştü. İğrenerek üzerinden atlayıp geçti.

Birkaç kat yukarı çıktı ve kulağına aşağıya doğru telaşlı bir koşturmacanın paldır küldür sesleri geldi. Biraz kenara çekilerek bekledi ve çok geçmeden üzerine doğru gelen Uğur Polat’ı gördü. Yanından hızla geçip gitmişti. Az önce bir ünlü gördüm psikolojisini içinde tam yaşayamadan, onun ardısıra adamı süratle takip etmekte olan Sibel’i ve gözleri kabak çiçeği gibi açılmış Duygu’yu izledi. Kendisini fark etmemişlerdi bile, belki de umursamamışlardı. Asıl ağırına giden de bu tavırları olmuştu doğrusu. Orada sap gibi bırakılmak ve göz ardı edilmek; üstelik özenle yaptığı planın içine de cıvık bir lakaytlıkta sıçılmıştı. Artık kesinlikle Zebulun’u boğabilirim diye düşünmeye başlarken onu gördü. Kızlara kıyasla oldukça yavaş ve komik bir sarsaklıkta aşağıya koşuyor veya kendini koştuğuna inandırmaya çalışıyordu. Kenarda duran Tmumkg’u fark edince hiç durmadı ve korkudan olsa gerek, onda yamultulmuş bir algı yanılgısı yaratabilmek için:

Uğur Polat’ı gördün mü lan?

Diyerek hızla yanından geçip gitti. Sanki kendisi de onu kovalıyormuş gibi… Gerçi motivasyonunun salakça bir kısmı bu yöndeydi ama Tmumkg yutmadı haliyle ve o da onun peşinden sinirle koşmaya başladı.

Bu sırada binanın giriş kapısında, sote bir yere konuşlanarak saf tutan broşürcü melek ve kapının hemen dışında sokakta bekleyen Ephfilya önce Uğur Polat’ı daha sonra onu takip eden Sibel ve Duygu’nun hızla binadan ayrılışlarına tanık olmuşlardı. Ephfilya içeride kapının arkasında saklanmakta olan Meleğin yavaşça öne doğru çıkışını şaşkınlıkla izlerken, yapması gereken şeyi yapacaksa o şeyi bir an önce yapması gerektiğini de anladı. Zebulun ayakları birbirine dolaşarak hızla merdivenlerden üzerlerine doğru geliyordu. Tmumkg’da biraz arkasından köşeyi dönmüş ve son basamakları üçer beşer inmeye başlamıştı. Babasının görevlendirdiği melek, elinde tuttuğu kâğıt tomarından büyükçe bir tanesini çekip aldı ve avucunun içine yerleştirdi. Yazılı olan kısmı avuç içinden dışarıya doğru ayarlamıştı. Bu işlemi o kadar çabuklukla yapmıştı ki Ephfilya bir an, ondan önce davranamayacağı endişesine kapıldı. Hemen toparlanarak o da fotoğraf makinesini ayarlayarak kaldırdı ve inanın, bundan sonra yaşanacak olanlar gerçekten de Brian De Palma’nın 1987 yapımı “Untouchables” filminin son sahnesinden esinlenilerek çekilmiş saçma ama şaşırtıcı derecede komik bir Mel Brooks komedisine dönüşmek üzereydi.

Şöyle ki;

Ephfilya istediği anı yakaladığına inanarak deklanşöre basmış ve gecenin zifiri karanlığında çıkan flaş ışığı yoğun bir parlamaya sebep olmuştu.

Patlayan flaşın gözlerini kamaştırması ve geçici körlüğe sebebiyet vermesinden hemen önce Zebulun’un gördüğü son şey, elinde ki kocaman kâğıtla üzerine doğru gelmekte olan zayıf bir adamın siluetiydi. Sonrasında basamaklara saçtığı kendi kusmuğuna basıp patinaj çekmiş ve son anda kenar korkuluklarından da güç alarak ileriye doğru uçmuştu.

Zebulun’un kendi kusmuğuna basıp uçması, elindeki broşürü dikkatle hizalayarak atağa geçen meleği de gafil avlamış ve büyük bir güçle savurduğu kolunu durduramayarak asıl hedefinin üzerinden teğet geçen broşürü, arkadan gelmekte olan Tmumkg’un suratında patlatmıştı.

Zebulun’un dengesini yitirip uçtuğunu fark eden Tmumkg, onu tutabilmek için son bir gayretle ileriye doğru atılmış fakat aniden suratında patlayan bir kâğıt parçasıyla neye uğradığını şaşırmıştı. Arka üstü devrildi ve birkaç basamağı kıçıyla emekleyerek inerek kendini Zebulun’un kükürtlü içki kokteyli kokan kusmuğunun içinde otururken buldu.

Zebulun’u tarifeli uçuşuna son veren kişi ise yine Ephfilya olmuştu. Yere çok kötü çakılacağını fark eder etmez ve üzerine doğru havada pike yaparak geldiğini görmesine rağmen büyük bir cesaretle kenara çekilmeyerek düşüşünü yavaşlatmıştı.

Genel Merkezi Biriminin görevlendirdiği meleğin planlanan her şeyi bok ettiğini anlaması uzun sürmemiş ve anında tabanları yağlamıştı. Göz açıp kapayana kadar ortadan yok olmuştu. Bu arada Tmumkg, küfürler yağdırarak yüzüne yapışıp kalmış broşürü kusmuğa bulanmış elleriyle çekip almış ve üzerinde ki yazıyı sersemlemiş kafasının izin verdiği ölçüde okumaya çalışmıştı. Broşürün üzerinde büyük puntolu harflerle:

“HIZLANDIRILMIŞ TEORİK BİLGİLER IŞIĞINDA, KADINLARI ETKİLEME VE ELDE ETME YÖNTEMİ KURSLARI”
Yazıyordu ve aranması gereken numara olarak da bol altılı bir rakam işaret ediliyordu. Evet, bilinen herkes bu düzenin birer parçasıydı!

Ephfilya’nın üzerinde, halinden memnun bir rahatlıkta serilmiş yatan Zebulun ise elbette kızın kötü bir yaralanmayı engellemek için gösterdiği özverinin farkındaydı. O uçuşla yere öyle bir çakılabilirdi ki; Yani Uğur Polat’ı kendime benzeteyim derken, sadece söylentiden ibaret olan o bir tutam benzerlik bile, muhtemelen çarşamba pazarına dönecek olan suratından buhar olup uçabilirdi. Altında yatan muhteşem güzelliğe minnettar bir sevecenlikle baktı. Kendinden geçmeden önce sadece:

Saol güzelim, sen bir meleksin…

Diyebildi ve filmi koparttı.
(...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
13.

Yolda fazla konuşmadılar. Zebulun kızlara, arkadaşlarından birinin üzerinde ki soğuk algınlığını beyaz leblebi yiyerek tedavi etmeye çalıştığını ve herkesin sonucu merakla beklediğini anlattı. Tuhaftı ve gecenin ilerleyen saatleri olmasına karşın Beyoğlu hala canlılığını koruyordu. İnsanlar uyumuyorlardı.

Birkaç metre arkalarından yürüyen Ephfilya fark edilmemeye dikkat ederek onları takip ediyordu. Babasının görevlendirdiği broşürcü melek ise ortalarda görünmüyordu. İşini iyi yapan bir profesyoneldi. O melekten önce Zebulun’a ulaşması gerektiğini hisseden Ephfilya, maalesef çekeceği tek bir fotoğrafın neyi değiştireceğini de pek kestiremiyordu. Önemli birinin peşinde olduğunu umut ediyordu.Buna değecek birinin…

Bir süre daha yürüdükten sonra, caddenin sağ tarafına doğru biçimsizce bükülen ve derinlere doğru uzayıp giden bir sokağın içine daldılar. Ardından hemen birkaç adım mesafede eski, boyaları aşınmış ve köhne denilebilecek bir binanın dar, yetersiz ışıklandırmalı ve kaygan merdivenlerini tırmanmaya başladılar.

Zebulun’un midesi, bir ördek sürüsünün büyük bir göletten havalanması gibi çırpındı ve ayağa kalktı. Gurultu apartmanın isli duvarlarında yankılandı. Biraz arkada kalarak ne olacağını görmek istedi. Onlar koşar adım merdivenleri çıkarlarken biraz soluklandı ve bu arada merdivenin ilk birkaç basamağına da içinde ne varsa çıkarttı. Yoğun ama akışkan ve sarı-kahverengi kusmuk ağzından fışkırdı. Koku inanılmazdı. Orayı berbat halde öylece bırakıp, üst katlardan kendisine seslenen kızların yanına ağır adımlarla çıkmaya başladı. Kusmak biraz açmıştı onu ama baş dönmesi hala iğrençti. Şekilsiz ve büyükçe bir kapıdan içeri adımını atar atmaz, yoğun bir sigara dumanı ve havaya karışan ekşi ter kokusu burnundan içeri hücum etti. Öğürmek üzereydi. Duman bulanık ve puslu, mavi bir bulut gibi çöreklenmişti kafaların hemen üzerine.

Zebulun zorlukla ilerlemeye başladı. Yüksek sesle Nick Cave And The Bad Seeds cazırdıyordu. İçeride herkes dans ediyor, yürüyor, zıplıyor, elliyor, kaçıyor ve yalıyordu. Hıncahınç dolu mekân delirmişti. Bu hoşuna gitti. Kızları o çıldırmış güruhun içinde ve bulundukları ortama kolaylıkla uyum sağlamış bir halde fark etti. Gülümseyerek onları seyretti. Israrla kendisini çağırıyorlardı. Geliyorum anlamında bir işaret çaktı. Hakikaten sıyırmış, coşkulu bir kalabalığın içindeydi. Fena sayılmazdı aslında. Uyum sorunu çekmeyeceğini düşündü, yalnız biraya ihtiyacı vardı. Hemen şimdi…

Biraz ötede, sağda zeminden tek basamakla yükseltilerek tasarımlanmış barı ve içinde sıra sıra dizilmiş olan içkileri görerek oraya doğru yürümeye başladı. Zordu yürümek. İnsanları itmek gerekiyordu. O da öyle yaptı. İtekledi. Motivasyonu sağlamdı çünkü. Soğuk bir biraya ihtiyacı vardı. Bir ara gözü yukarıya, derme çatma bir asma katın üzerinde kendi aletleri içerisine gömülmüş olan DJ. e takıldı. Müziğin yüksek gürültüsüyle kafasını sallayıp saçlarını savuruyordu. İmam ve cemaat hiyerarşisi içinde ve harikulade…

Bu arada önünü tıkayan, geçişine engel olan birisi onu yolundan alıkoyuyordu ve bu yüzden sinirlenmeye başlamıştı. İlerleyemiyordu çünkü kendisi de muhtemelen onun yolu üzerinde duruyordu. Göğüs göğse birbirlerine takılmışlar ve geçip gitmelerine olanak verecek geri adımı ikisi de atmıyordu. Zebulun, soğuk bir birayla arama set çeken bu göt kim olabilir diye hayıflanarak kendini sertçe geriye çektiğinde, burnunun dibinde Uğur Polat’ı görünce gözlerine inanamadı. Oydu.

Hayır, hatta yuh! Kendisine hiç benzemiyordu ki; bıyıkları daha ince ve düzeltilmiş, alnı daha açık, yüzü uzun ve biraz solgundu, kaşları ince, burnu yüzüne birebir orantılıydı, yani her şeyden biraz daha vardı adamda. Peki ulan neyi bana benziyormuş bu dalyarağın diye düşünürken, Uğur Polat kenara çekilmiş olmasından da faydalanarak hızla çıkış kapısına doğru yürümeye başlamıştı bile. Gidiyordu.

Adamın arkasından: Bana hiç benzemiyorsun olum! diye bağırdı.

Şaşkınlıkla Sibel ve Duygu’nun bulunduğu yöne doğru dönerken, onlarında bu mücadeleyi başından beri izlemiş olduklarını suratlarında ki aynı şaşkınlığı görünce anladı. Çıldırmış kalabalığın içinde iki heykel gibi dikliyorlardı. Aralarında ancak bir dağ sıçanı ile zebra kadar benzerlik olduğunu onlar da fark etmişlerdi tabi. Böylece ilk harekete geçen Sibel oldu. Kapıya doğru adeta uçuyordu. Ardından Duygu onu izledi.

Adamın peşinden mi gidiyorlardı ne!

Öyleydi. Koşarak onu takibe başladılar.
(...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
12.
“Günün Birinde…” dedi.

Sigarası bitmek üzereydi. Bir nefes daha çekti.

“Günün Birinde…”

Hatırlamaktan nefret ettiği o harikulade yüz, gözlerinin önünde bitiverdi. Yüzü soldu; beti benzi attı, alt dudağını ısırıp bıraktı. Tekrar baktı hatıralarındaki o yüze. İri iri açılmış ve kara kalemle çekilmiş çakmak çakmak gözlerinden siyah gözyaşları akıyordu.

“Seni Ufak Parçalara Böleceğim!” dedi fısıldayarak…

Kıyılamayacak kadar olağanüstüydü ama uzaklaştırılması ve unutulması, ne kadar utanç verse de, ele patlatmak kadar gerekliydi.

Nefret sadece bir yöntemdi…

Nefreti ise, aşağılanmış bir sevgiye bulanmış: erimiş asfalta yapışıp kalmış lastik ayakkabı misali sökülüp, kopartılması imkânsız olan yararsız bir çabanın komik absürtlüğü ile eşdeğerdi.

Zebulun bir süredir yalnızdı. Kızlar tuvalet ihtiyacını bahane ederek masadan kalkmışlar ve henüz dönmemişlerdi. Sibel Tmumkg’un yanında, ona bir şeyler anlatmakla meşguldü. Gündoğumuna birkaç saat kalmıştı ve belliydi ki ne yapacaklarını kararlaştırıyorlardı.

Kafasını önüne eğdiği anda patlayan bir flaş, Zebulun’u kısa süreli bir paniğe ve şaşkınlığa sürükledi. Dalıp gittiği derinliklerden çekip aldı onu bu paranoyak telaş. Flaşın patlatıldığı yöne doğru sinirle baktı. Gözüne doğru tutulan parlak ışıklardan nefret ederdi.

Hey! Yapma şunu…

Affedersin… Ama çok fotojenik bir yüzün var… Hüzünlü, melankolik, DELİ!

Elinde tuttuğu dijital fotoğraf makinesiyle tam karşısında ayakta duran, enfes güzellikte bir kızdı.

Tüm siniri anında üzerinden akıp gitti.

Çok hoş görünüyorsun bu halinle, dedi Ephfilya…

Evet ve üzerindeki bu elbiseyle sende öyle güzelim.

Kırmızı-siyah astarlı bir tül elbise vardı Ephfilya’nın üzerinde ve yakası açık, omuzlardan kalın askılıydı. Zebulun’un bu ani hoşgörüsünden hemen faydalanmak isteyen kız, kısa bir süre objektife bakıp bakamayacağını, sadece yüzünün bir portresini çekmek istediğini söylediyse de Zebulun anında terslendi ve…

Hayır, bu mümkün değil.

Diyerek kestirip attı. Ephfilya neye uğradığını şaşırmıştı.

Sigarayı tablaya basarken kızların ikisi de gelip önünde dikiliverdiler.

Kalk hadi… Başka bir mekâna geçiyoruz. Tmumkg’ da daha sonra gelecek, dedi Sibel.

Nereye yahu… Oturun hele.

Ben burada çok sıkıldım ve gidiyorum.

Gerçekten de dönüp, kıvırtarak mekânı terk etmeye başlamıştı bile Duygu.

Pekâlâ… Floyd çalacak az sonra… Dinleyelim de gidelim madem.

Hayır! Hemen gidiyoruz. Karamsar ve kasvetli şeyler dinlemek istemiyorum ben ya.

İkisinin de kafasına bir taş geçirmek için aniden ayağa kalktı Zebulun. Fakat aynı anda Tmumkg’un kolu boynuna dolandı ve onu yürümeye zorlayarak oradan uzaklaştırdı. Ardından tembih eder gibi konuşmaya başladı.

Olum… Şimdi alıyorsun kızları ve başka bir bara götürüyorsun… Tamam mı? Ben daha sonra yanınıza geleceğim.

Nereye?

… Of every gas station... residence, warehouse, farmhouse,
Neydi lan başka, ha... and doghouse in that area… anladın mı?

The Fugitive… Komiser Gerard’ı oynayan Tommy Lee Jones… Hay Allahlım… Sıra bende!

Saçmalama lan! Kızlar bekliyor!

You talking to me? You talking to me?

De Niro… Taxi Driver… Olum, hele yanından bir kaçır bu kızları da o zaman gözüme hiç görünme… Geceyi bunların evinde geçireceğiz lan, ona göre…

Ya…

Yaa… Haydi, gidin şimdi… Masanın hesabı ödendi… Merak etme.

Zebulun kalender bir olgunlukla başını önüne eğdi ve kızların yanına giderek:

Follow me Hobbitss… Dedi.

Dostunun beyin damarlarında dolaşan kanın tümünün, vücudunun aşağı kısımlarına doğru taarruza geçtiği aşikârdı.
(...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
11.
Zebulun’un karşısında oturan kızlara anlattığı felsefi argümanlar onların zırnık ilgisini çekmemiş olsa da hemen arkalarında kendilerine kulak kabartan Epfhilya’nın doğrusu çok hoşuna gitmişti. Geçmişte yaşayıp çok şey söyleyen bu adamlara olan ilgisi ve onlar hakkında coşkuyla konuşması Epfhilya’yı şaşırtmış hatta Zebulun’un bu naif hali onu epey etkilemişti. O rol kesen, hesaplı davranan veya sözünü sakınan biri değildi. Geldiği yerde Epfhilya da aynı bu özellikleri ile tanınırdı. Fazla arkadaş edinememişti o yüzden.

Fotoğraf makinesinde işe yarar tek bir kare poz yoktu. Zebulun’u, diğer masalarda ki içkileri kafasına dikerken ve insanların arasında agresif bir ruh halinde dans edip, zıplarken çekebilmişti. Genel raporu için kullanışlı değillerdi. Schopenhauer’in beklediği tarzda şeyler değillerdi. Onun ne istediğinden de pek emin değildi aslında.

Sıkıntıyla çevresine bakınırken o anda başka bir şeyin farkına vardı; Zebulun’u izleyen yalnızca kendisi değildi. Saha görevine çıkmış meleklerden bir diğeri, elinde bir yığın broşürle hemen köşede onu seyrediyordu. O broşürlerden biri büyük bir olasılıkla Zebulun için hazırlanmış olmalıydı. Babasının favori çözüm-yanıtlarından en başta geleniydi. Melek Ephfilya’yı küçük bir baş hareketiyle selamladıktan sonra gözlerini yeniden Zebulun’un üstüne dikti. Çoktandır beni fark etmiş olmalı diye düşündü Ephfilya.

Babasının Zebulun için başka planları olduğu açıktı. Gerçi bu başkalık, yöntem açısından diğerlerinden bir farklılık taşımıyordu. Ortalamanın üzerinde bir zekâya hitap etmiyorlardı ve hiç yaratıcı değillerdi. Üstünkörü hazırlanmış ve geçiştirmeye yönelik sığ cevaplardı. Bu yüzden Schopenhauer’in kendisini kayıt dışı olarak görevlendirdiği çok barizdi. Onun önerilerini dikkate almayan babası yüzünden ortada Zebulun üzerinden oynanacak iki farklı plan vardı ve biri mutlaka gerçekleşmek zorundaydı.

Ephfilya biraz heyecanlandı ve ürperdi. Şimdi bu göreve her zamanki dikkatinden daha fazlasını vermesi gerektiğini anladı. Kendisini mücadeleye hazır ve istekli tutması gerekiyordu. Schopenhauer’in bile özel ilgi ve alakasına nail olmuş bu adam, şimdi gözüne daha karizmatik, etkileyici ve yakışıklı biri gibi görünüyordu.
(...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
10.
İnsanları hiç sevmiyorsun değil mi… birazcık bile?

Hayır.

İlginç aslında…

Hiç değil aslında…

Sen bir münzevisin. Biliyorsun değil mi? Belki de insanları ve bütün her şeyi şeyine sallayan bir nihilistsin sen!

Yerinde olsam buna kafa yormazdım… Ne olduğumun bir önemi yok… Nihilizm hakkında ne biliyorsun Sibel?

Genel görüşü, hayatı boş ve anlamsız bulan insanların değiştirilemez inancı diye biliyorum. Doğru mu?

Kısmen doğru.

Sen ne biliyorsun peki?

Duygu’nun sertçe araya girişi Zebulun’u fazla korkutmadı. Kendisiyle bu konuda atışamayacağını biliyordu çünkü.

Sakin olmasını telkin etmek için ona doğru elini uzattı. Fakat o kadar kontrolsüzce yaptı ki bunu, kolu bir sapandan fırlatılmışçasına ileriye doğru uzadı; kızın sol memesi aniden avucunun içindeydi!

Neye uğradığını şaşıran Duygu hızla kendisini geriye doğru atadursun; Zebulun’da elini bir makine dişlisine sıkıştırmışçasına panik bir refleksle parmaklarını omzundan arkaya doğru çekti ve eli, ölü bir hayvan leşi gibi masanın üzerine düştü kaldı.

Sibel hala sakindi ve bir bakışıyla Duygu’ya da bunu öğütledi.

Hiçbir şey olmamış gibi, yaptıklarından dolayı kesinlikle sorumlu tutulamazmış gibi, sakin ve deli konuşmasını sürdürdü Zebulun. Kendinden emindi.

Nietzsche toplumsal etkenler sonucunda Nihilizme sürüklenen kişileri özgürlük kavramı kapsamında iki kategoriye ayırmıştı. Bunlara aktif ve pasif Nihilistler diyordu.

Anlatayım mı dercesine baktı. Sibel eliyle devam etmesini isterken Duygu hiçbir tepkide bulunmadı. Masanın üzerinde avuçları yukarı doğru açık, titreme ve kasılmalarla sarsılıp canlanmaya çabalayan o ele bakıyordu hala.

Düşesi fazla sıkmadan anlatayım o zaman.

Duygu’nun gözleri hain bir öfkeyle kısıldı.

Aktif Nihilizm gerçekte bir ara durumdur. Kişilerin kendileri ile hesaplaşma, ödeşme, eski kendilerini arkada bırakma, bir tür “iyileşme” dönemi denilebilecek bir süreçtir. Bu süreci tamamlayabilen kişi yaratıcı insan mertebesine erişir. Tamamlayamayanlar ise, toplum tarafından oluşturulmuş normlardan kopup yalnızca kırıp bozan, sağa sola saldırıp her şeyi küçümseyen uygunsuzlara dönüşürler ki keza bu da Aktif Nihilizm içerisinde ilerleyen bir diğer yoldur. Nietzsche bu kişileri hayatları boyunca ilgiye muhtaç, hastalıklı ve ihtilalcı kişiler olarak nitelendirir. Pek azları içinse bu dönem sağlığa kavuşma yıllarıdır. Çekilen acıların, sonuçlarını inkâr eden gururun işkencesinin yıllarca katlanılan o acıların işkencesini daha da arttırdığı zamanlardır bunlar. Sabırla, sertlikle, boynu kırılmadan ama en ufak bir umut da beslemeden dayanmasını bilen kişi, sağlığa giden o yola girebilmiş demektir.

Konuşurken alkolün etkisiyle ağzı burnu kaysa da sonunda kızları az da olsa etkileyebilmişti Zebulun. Özellikle tam arkalarında, ayakta duran ve konuşmalarına kulak misafiri olan Ephfilya Zebulun’un bu bilgiç tavırlarından çok etkilenmişti. İlgiyle dinliyordu.

Zebulun masanın üzerinde baygın yatan elini, bileğinden kavrayarak kaldırdı ve kucağına koydu. Sanki parmakları bu duruma isyan edermiş gibi ısrarla son bir defa titreyip mızmızlandılar. Gülümsedi.

Pasif Nihilizm ise, işte senin bildiğin gibi… Hayat boştur güzelim, düsturuna biat edenlerin tepkisizliğidir.

Başka kimse yok mudur bu özgürlük kavramını açıklama gereği duyan filozof?

Tabi ki vardır… Hume, özgürlüğü güdüler ve şartlarla birlikte istenilenin yapılması şeklinde açıklar. Çünkü ona göre özgürlük diye bir şey yoktur! Zorunluluk vardır. Tüm yaptıklarımız sıkı zorunluluk ve nedensellik kapsamındadır.

Kant! Kant, insanların doğa nedenselliğinden bağımsız eylemler de gerçekleştirebileceğini düşünür. Bilemiyorum, yani yorucu bir uğraş gibi geliyor kulağa.

Spinoza, sadece kendi doğasının zorunluluğu ile var olan…

Sen tüm bunları nereden biliyorsun hayatım!

Eğer araya girmezse Zebulun’un sabaha kadar kavramlar ve anlamlar hakkında konuşabileceği kaygısına kapılan Sibel, ayrıca tüm bu felsefi argümanları bu gece hiç de dinlemek istemediğini fark etmişti. Ephfilya aynı kanıda değildi.

Felsefe bölümünde öğrenciyken, Tmumkg’un bana gönderdiği mektuplar sayesinde…

O mu? Felsefe mi okudu?

Kendisine gerektiği kadarını… Evet.

Hım, peki sen ona neler yazıyordun?

Dedi Duygu…

Kısa bir süre düşündü Zebulun ve:

Ben… UFO fenomenleri hakkında yazıyordum, dedi.

(...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
9.
Geceyi Sibel’in odasında ve onun koynunda sonlandırmaya karar veren Tmumkg’un kaygısı ve asıl merak ettiği şey, Zebulun’u da beraberinde getirmesine kızların nasıl bir tepki gösterecekleriydi. Dostunu yalnız bırakmak istemiyordu. Çünkü hiç iyi görünmüyordu. Zebulun’un Duygu’nun üzerinde olumlu bir etki bıraktığını umuyordu. Evet, iyi niyetliydi; epeyce iyi niyetli!

Bulunduğu yerden ona güldüklerini görebiliyordu ama bu gülüş de tuhaf bir şaşkınlık da vardı sanki. Biraz dikkatli bakarsan, yüzlerine yapışan o şaşkınlığı başka şekillerde de çok rahatlıkla yorumlayabilirdin. Artık ciddiye alınmayan birine reva görülen kaygısızlık ve umursamazlık, bununla birlikte ifadeye yerleşen o bilindik yalancı kaypak sırıtış…

Belliydi! Onu istemeyeceklerdi. Kızları o masaya hiç oturtturmamalıydı. Hatalıydı, bunu anlamıştı ama onu bir şekilde kabullenmelerini sağlamalıydı; hiç olmazsa sadece bu geceye mahsus Zebulun’u mazur görebilmeliydiler.

İşin aslı, o komik de bir adamdı doğrusu; misal az önce ne yapmıştı öyle: yıllardır onu dans ederken görmeyen Tmumkg, tuvaletten çıkar çıkmaz insanların arasına karışan Zebulun’un tuhaf figürlerle ve olduğu yerde sıçrayarak sözüm ona bir dans ritüeline kendisini kaptırdığına şahit olmuştu. İşte bu komikti çünkü biraz sıra dışıydı. Ona göre bir şey değildi. Gerektiği yerde mümkün olan en şirin maymunluğu yapmak kendisine has bir özellikti. Kesinlikle Zebulun’a değil. Dolayısıyla bu işe biraz güldü ama Zebulun’un o kalabalık güruhun içerisinden hoplaya zıplaya çıkarak, insanların masalarında kendilerini bekleyen yarısı içilmiş ve kimi içilmeye hiç başlanmamış içkilere musallat olması ve onları ardı ardına devirmesi -midesine indirmesi bakımından- Tmumkg’u öncelikle çok şaşırtmış ve kısa süreli bir paniğe sürüklemişti. Çünkü Zebulun’un bu hareketini görebilecek herhangi bir kişi onu barın anlayışsız ve yarı mafya bozuntusu hödük sahiplerine bildirdiğinde bu düşüncesiz tavrı hiç hoş karşılanmayacağı gibi, sırf millete aksiyon olsun şarlatanlığıyla onu bir güzel tartaklayabilirlerdi. Neyse ki böyle bir şey olmadı ve dayak yiyip dışarı atılmaktan ucuz kurtuldu.

Masalarda duran içkilerin çoğunu diplemiş ve bir süre olduğu yerde dikildikten sonra cam gibi saydam ve donuk bakışlarıyla etrafını süzerek, ağır adımlarla kızların yanına dönmüştü.

Okkalı bir yuh çekmek geliyordu içinden ya…
(...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
8.
Kasıklarının çevresine çöreklenen o tatlı ve karıncalı yanmadan kurtulmuş, mesanesini sıkan basıncı sonlandırıp rahatlamıştı. Nedense içini aptalca bir minnettarlık duygusu kaplamıştı. Sanki işeyebilmesini başkalarına borçluymuş gibi. Çok garip bir duyguydu. Şu son birkaç aydır içini böyle duygular kaplıyordu.

Büyük bir rahatlama hazzı ile pantolonunun düğmelerini ilikleme işine girişmişti ki, birden zaten ilikli olduklarını fark etti. Afalladı. Bir terslik vardı; ayakta da değildi, masasında oturuyordu. Kızlar da tam karşısında. Boş bardaklar biralarla tazelenmişti. Güzel. Çevresi hoplayan, zıplayan insanlarla doluydu. Müzik, kendilerinden geçirmişti. Her şey iyi de, peki ben nereye işedim lan, diye düşündü.

Altıma işemiş olabilir miyim? Yok, daha neler… Ne oldu peki, düşün!

Bulmuştu; büyük ihtimalle zamanda geriye kaçmış olmalıyım ben, dedi kendine. Gerçekten mantığına yatıyordu bu türden uçuk fikirler. Hemen yan tarafına baktı, hayır, başka bir Zebulun oturmuyordu yanında. Buna biraz üzüldü. Paniklemeli miydi? Bundan pek emin değildi. Yorucu geldi paniklemek ona.

Orada ki tuvalete gittiğini çok iyi biliyordu. Bilmesini kolaylaştıran hatıraları vardı, o anla alakalı olarak. Burun çeperlerinde hala tüten amonyak kokusunu alabiliyordu. Ürik asitten kaynaklı, iğrenç bir koku işte. Tahammülü zor. Hafızasına yer eden o keyifli anı, yani işeme esnasında, tuvaletin tavanına doğru yükselen sidiğin kokulu sıcak buharını izlerken, nasıl da büyük bir haz almıştı; ne kadar da canlıydı. Bir anıya bile dönüşmemiş olması gerekiyordu aslında, bilakis o anın içinde bulunmam gerekiyordu benim, dedi kendine.

Nasıl becerdiğimi bilmiyorum ama galiba zamanı büktüm ya da eğdim veya bir halt ettim işte. Suç bütünüyle benim ulan, istemeden zamanın akışında bir kırılma veya kopma noktası oluşturup bir başka gerçeklik boyutuna sıçradım bok gibi. Aman Tanrım! Ne yaptım ben!

Bir an önce düzeltmeliyim bu durumu yoksa benim yarattığım bu eğik zaman düzlemi başkaları içinde bir kâbusa dönüşecek. Gerçeklikleri bildikleri gerçeklikten ayrılacak ve hayat bambaşka bir olurluktan başlayacak. Herkes aldığı nefesi tekrar içine çekecek belki de. Ne bileyim, şartlandığımız birçok şey tersine dönecek.

Kulağa çok da kötü gelmiyor aslında!

Yine de zamanın akışını kendi düzlemine oturtmalıyım. Ütopik bir gerçekliği kim yaşamak ister ki? Var mı o kadar cesareti olan? Hiç sanmıyorum.

Pekâlâ, sanırım bu oynak düzlemi nasıl rayına oturtacağımı biliyorum. Mademki sikimle bozdum yine onunla düzelteceğim. Saklandığın yerden çıkıp sen düzelteceksin bu kaotik saçmalığı.

Zebulun oturduğu yerde acele ve komik bir beceriksizlikle pantolonunun düğmelerini açmaya çalışıyordu fakat fazla sıktığı kemerini bir türlü gevşetemiyordu. Zamanın büküldüğü o ana ve mekâna geri dönebileceği yanılgısına kapılmış ve bunu sağlayacak anahtar öznenin çükü olduğu yargısına varmıştı. Bu sefer kubura değil de belki lavaboya işerim, böylece ters tepkime zamanı bu eğiklikten kurtarır gibi çözümler üretiyordu kafasının içinde.

Masaya gelip oturduğundan beri garip davranışlar sergileyen Zebulun’u biraz da korkarak seyreden Sibel ve Duygu, şimdi de onun pantolonuyla olan didişmesini şaşkınlıkla izliyorlardı. Pantolonu çıkarmaya çalıştığını fark etmişlerdi ama nedenini iyice kavramadan buna engel olmanın onu durdurmayacağını hissediyorlardı. Ne olmuştu orada ona. Yüzünde rahat bir gülümsemeyle gelip oturmuş ve birdenbire panik atak belirtileri göstermeye başlamıştı. Çevresini korkulu bakışlarla süzüyor ve rahatsızlığını belli eden kıpırdanmalar içinde hiç durmadan mırıldanıyordu. Sonrasıysa malum; paniklemiş ve korkmuş bir halde pantolonundan kurtulmaya çalışıyordu.

Sibel biraz sonra ortaya çıkabilecek yakışıksız durumun farkına vararak derhal müdahale etme gereği duydu.

Zebulun! Bana bakar mısın? Ya yüzünü kime benzetiyorum acaba diye içim içimi yiyordu… Buldum sonunda! Uğur Polat’a çok benziyorsun sen.

Zebulun’un telaşlı kıpırtıları ve sinirli mırıltıları o kadar ani olarak kesildi ki kızların ikisi de şaşkınlıkla irkildiler. Bıçak gibi kesilmişti her şey. Yüzlerine kayıtsız ve donuk gözlerle bakıyordu. Birasını kaldırıp bir yudum aldı. Bıyık uçlarını emdi. Pek ilgisini çekmemişti bu benzetme sanki.

Sence de benzemiyor mu Duygu?

Evet, sanırım benziyor.

Odamda bir posteri bile var adamın ya. Hayranıyım herifin.

Umurunda değildi ve dudaklarını büzerek bunu çok da belli etti. Sibel hemen karşı atağa geçmeye karar verdi.

Tamam, öyleyse kendini en çok kime benzettiğini sen bize söyle!

Bu soruya verebileceği bir cevabı vardı. Birkaç saat önce fark etmişti zaten. Kızlar henüz masasına gelmeden önce. Alnını ovuşturdu; beyninde birbirleriyle simetrik şekilde patlayan kıvılcımlar çakıyordu.

Bakışları Duygu’nun beyaz tişörtünün altında bile zorlanmadan fark edilebilen mükemmel orantılarda ki o dimdik memelere kaydı. Orada fazla takılı kalmadı. Kafasını gökyüzüne kaldırıp yıldızları seyretmeye başladı. Ardından ciddi bir ses tonuyla dramatik bir sahne oluşturmaya çalışıyormuş edasıyla konuştu:

Diyeceğim o ki; sanırım ben kendimi Amerikan Süvarilerinin Atlı Bölüğünde ki Askerlerine benzetiyorum kızlar ve eğer yanılmıyorsam ve delirmediysem, bu benzerlik büyük ölçüde siz kadın milletinin memeleriyle ilişkili.

Bir sigara daha yaktı ve gülümsedi.
(...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
7.
Shopenhauer’in elleriyle mühürleyip teslim ettiği zarf fazla gecikmeden Ephfilya’ya işini en iyi yapan Ulak Meleklerden birisi aracılığıyla ulaştırılmıştı. Zarfı teslim eder etmez de arkasına bile bakmadan Beyoğlu’nun yapısı itibarıyla uzayan, bükülen, daralan karanlık dehlizleri andıran o sayısız arka sokaklarından birine daldı ve çabucak gözden kayboldu.

Ephfilya zarfı dikkatlice açtı ve zekâsına hayran olduğu akıl hocasından kendisine iletilen notu bir çırpıda okudu. Kendisinden bu adamın peşini asla bırakmamasını istemişti. Bu isteğe biraz şaşırdı çünkü Zebulun hakkında ki detaylı raporunu Genel Merkezi Birime iletmiş ve adama dönülecek yanıta kılavuz olması beklenen o ilk kelimeyi de sonra ki raporunda belirtmişti. Fakat o rapor doğrudan Shopenhauer’e gitmişti. Zebulun’u bu derece önemli kılan şeyi gerçekten merak etti Ephfilya. Shopenhauer’in bu adamla ilgili önemsediği bazı şeyler vardı kuşkusuz ve hocasının ilgilendiği her şey kendisi için de önemliydi.

Fotoğrafçılığı çok sevdiği bilinen bir gerçekti ve her görevinde kendisinden istenmemesine rağmen Birime gönderdiği raporlarına mutlaka iliştirdiği fotoğrafları şimdiye kadar Shopenhauer gereksiz bir uğraş ve boşa harcanmış emek olarak görmüş, öyle değerlendirmişti. Çünkü o, içimizde ki istencin akılsız ve bilinçsiz bir öze sahip olduğuna inanırdı. Epfhilya’nın fotoğrafa olan tutkusuna da bu mantıkla yaklaşmakta hiçbir sakınca görmemiş ve onun bu yeteneğini her zaman göz ardı etmişti. Tuhaf olan, bu sefer Shopenhauer ondan Zebulun’un ön cepheden çekilmiş bir fotoğrafını da rapora mutlaka eklemesini istemiş ama bunun kendisi için ne gibi bir önem arz ettiğinden bahsetmemişti. Kesinlikle bir şeyler vardı.

Ephfilya insanların arasında olmaktan ve onlarla zaman geçirmekten büyük keyif alıyorken, Shopenhauer’in insanlara olan yaklaşımında ki sevgisizliği daima onu çok şaşırtır ve bir türlü bunu anlayamazdı. Elbette o da bir insandı, yani ruhu hala bedenindeyken ve onlar hakkında kesinlikle çok şey biliyor olmalıydı. Bu ona büyük bir acı ve sıkıntı vermiş olmalıydı. Şimdi onu insan arzularını tatmin etmek için uğraşan bir birimin danışmanı olarak görmek doğrusu biraz trajik ve komikti.

Peki, Shopenhauer’in bu adamda gördüğü şey neydi?

Evet, sakin ve durağan bir sükûneti vardı ve bu duruştan kendisi de etkilenmişti. Kafasını önünden pek kaldırmıyordu ve çok fazla konuştuğu da söylenemezdi. Kadınlara olan yaklaşımı ise çok düz ve sıkıcıydı ama gözlerini onların üzerine diktiği anlarda aklından neler geçtiğini de kolaylıkla anlıyordunuz. Zaafları vardı ve bunları saklama ihtiyacı pek duymuyordu. Bu iyi bir şey mi acaba diye aklından geçirdi Ephfilya.

Kendisinin de ona karşı hissettiği merak duygusu, her zamanki görev sorumluluğunun dışında, bu sefer işinin daha ilginç ve zor olacağının belirtileriydi aslında. Hoşlanmıştı Zebulun’dan ama kendisine verilen görevi de boşlayacak değildi. Her yolu deneyip istediği o resmi çekecekti; mutlaka bir yolunu bulmalı ve Shopenhauer’in güvenini boşa çıkarmamalıydı.
(Devam...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
6.

Ağır, sarsak ve kafası önde sallanarak içeri girdiğinde, Tmumkg vaziyeti anlamak ve orada olan biten her şeyi öğrenmek için eski dostunun ağzını aramaya karar verdi. DJ masasından biraz öne doğru kaykıldı.

Yürürken dans eden insanlara tosluyor ve arada boş masalarda ki içkilere bakıyordu. O içkiler sahipsiz değillerdi elbette.

Şu sıcak yaz gününde bile, akşamları çok az bir serinlik oluyordu, bu adam sürekli siyah şeyler giyinmekten vazgeçmiyor diye düşündü Tmumkg. Hâlbuki onu birçok defalar uyarmıştı; renkli tişörtler al ki ben de giyebileyim; benimkilerle değişmeli giyeriz lan, demişti. Hiç laf dinler mi efendi! Ertesi gün bir koşu gitmiş ve ucuzundan üç-dört tane daha kısa kollu siyah tişört alıp gelmişti. Pişkin pişkin, işte bunları giyelim değişmeli olarak demiş ve çekmecesine özenle katlayıp diğer siyahların yanına yerleştirmişti.

Sopayla dövmek lazımdı bu adamı…

DJ masasının önünden geçerken uzanıp kolundan yakaladı. Zebulun bir an dengesini kaybeder gibi oldu ama hemen toparlanmayı da bildi. Kendisini yolundan kimin alıkoyduğunu öğrenmek için sertçe başını kaldırdı. Tmumkg’u görünce birden yumuşadı ve gevşedi hatta zevzekleşti.

Neler konuşuyorsunuz orada; muhabbet nasıl dönüyor olum, anlatsana lan!

Zebulun omuzlarını silkerek kızların oturduğu yöne doğru baktı.

Bilemiyorum… Özellikle bugün, algılarımda odaklanma problemi yaşıyorum galiba… İçimden çıkan her şey cıvık ve kokuşmuş bir halde saçılıyor etrafıma… Sanki… Çişim de var… Bilmiyorum.

Ne demekti ki şimdi bu. Anlaşılan orada hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Bu adama güvenerek ne ummuştu ki zaten, lanet olsun, sorduğuna soracağına pişman olmuştu. Bıraktı kolunu. Kızlardan tarafa baktı, hala oturuyorlardı masada. Ne bok yemişti peki bu adam. En iyi dostu iflah olmaz bir sosyapattı.

Yavaşça tuvalete doğru seğirten Zebulun, aklına bir şey takılmış gibi aniden geri döndü. Ufaktan sırıtıyordu.

Baksana… “One Of These Days” çalmanın bence tam sırası… Ne zaman çalarsın?

Belliydi, umursamıyordu. Tmumkg’un o sinirle burun deliklerinden saldığı nefesi önünde duran tablada ki külleri uçuşturdu. Karanlıkta uçuşan parlak pul taneleri gibi saçıldılar havaya.

Pink Floyd?

Ne var… Olmaz mı?

Güzelim… Bir siktirgit de işe!
(Devam eder...)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
5.
Bazı anlar vardır; zihnimizin algı duvarlarında yankılandığı anda idrak sınırlarımızı sonuna kadar zorlar. Şaşırır ve donakalırız. Muhatap olduğumuz insandan –insansa eğer- aklımızın ucundan dahi geçirmediğimiz kelimeleri duyduğumuzda, birdenbire nasıl davranacağımıza ve ne tepki koymamız gerektiği hususlarında kararsız kalırız, bununla beraber saldırganlaşır ve iki lafı bir araya getirmekte zorlanırız. Bildiğimiz ya da kanıksadığımız lügatte verilebilecek bir karşılığı da yoktur ve biz aslında büyükçe bir çamın devrilmesine şahitlik ettiğimizi düşünürüz.

İşte tam da o anlardan birisinin biraz önce gözleri önünde yaşandığına şahitlik eden Sibel ve Duygu, bu nahoş durumun Zebulun tarafından ne tür bir ustalıkla toparlanacağını gerçektende çok merak ediyorlardı. Öyle ya, adamın devirdiği çam yuh dedirtebilecek kadar devasa boyutlardaydı. Onlar böyle düşünüyorlardı, demek daha uygun olacak aslında. Diğer yandan, masaya oturdukları andan itibaren, karşılarında her şeyle ufaktan derdi olan bir adam olduğu gerçeğini de kısa sürede fark etmişlerdi.

Zebulun yaktığı sigarasını tellendirirken ifadesiz ve pişkin bir suratla hâlâ kızların yüzüne bakıyor ve söylediği şeyi düzeltme anlamında hiçbir çaba göstermiyordu. Gergin ve anlamsız sessizliği ilk bozan Duygu oldu ve sadece:

Ne… Ne dedin sen, diyebildi.

Manasızdı.Yani yeniden duymak isteyeceği bir kelime değildi.Tanışır tanışmaz, amacını ve beklentisini bu kadar net ifade edebilen birisini daha önce hiç tanımamıştı ve şaşkındı, yani eli ayağı düzgün birine benziyordu; bir şeyler olacaksa zaten olayların akışı içinde gerçekleşir ve biterdi. O öyle düşünüyordu ve öyle alışmıştı. Her şeyi birdenbire değersizleştirmenin manasını kavramakta zorlanıyordu. Umarım bir daha tekrar etmez diye düşünürken, Zebulun gözlerini irileştirerek:

Kutsal Kâse! Dedi…

Duygu Sibel’in yüzüne baktı. O pek şaşırmış görünmüyordu hatta yüzünde beğendiğini ele veren bir gülümseme bile vardı.

Anlamıyorum, dedi.

Zebulun sandalyesinde önce huzursuz bir gerinme hareketiyle doğruldu. Sigarasını tablaya bıraktı.

İkisi de aynı şey aslında… Teorik olarak tabi.

Detaylı bir açıklama yapmak için herhalde, kısa bir süre izin istiyormuş gibi işaret parmağını kızların yüzüne doğru salak bir jestle salladıktan sonra, birasından büyük bir yudum aldı ve hemen yüzünü buruşturarak sessiz bir geğirti salıverdi. Lanet olası ekşime hala devam ediyordu ve tekrar çişi gelmişti; sigarasını eline aldı ve kızların yüzüne:

Sizler de kadınsınız değil mi, dedi.

Pişkinliğin son safhasıydı.

Bu sözle bir kez daha şok olan Duygu’nun aksine Sibel, bu adamın nezaketten bihaber ölçüsüz konuşmalarını kendi deliliğinin belirgin ipuçları gibi görüyor ama bir yandan da bu durumu biraz eğlenceli ve tuhaf buluyordu. Anlatmaya çalıştığı bir şeyler vardı ama götünü kubura bir türlü hizalayamayıp deliğin çevresine sıçan dengesiz, irrasyonel bir manyak gibi davranıyordu. Yine de Sibel onu çekici bulmuştu ve simasını sanki çok yakından tanıdığı veya bildiği birine benzetiyordu.

Kendisini anlayabileceği bir dilden konuşmaya karar verdi.

Hey azıcık beri gel bakalım… Belli ki kadınlarla aranda bir tür alacak-verecek davası var… Bilemiyorum ya, galiba sorunun “verecekten” kaynaklanıyor…

Duygu zeki bir insanın gülümsemesini taklit ederek, Sibel’e arka çıktı.

Kendisine ağır laf geçirildiğinin farkında olan fakat yine de bunu çok fazla önemsemeyen ve hatta o söz başka birine gitmiş, yanlarında olmayan bir başka şâhısa geçirilmiş gibi onaylarcasına kafa sallayıp sırıttı.

Diyorum ki; neden alınganlık göstermezsiniz, yahu ben kadın olsaydım kesinlikle şirret bir orospunun vereceği tepkiye eşdeğer şekilde davranırdım, aşağılanmış falan hissederdim, göz ardı edilmiş, neyse işte: kızlar, gardırobunuzda asılı duran bir elbisenin aynısını başka bir kadının üzerinde gördüğünüzde delirmiyor musunuz? Böyle bir şeye tahammülünüz yok değil mi? O zaman… Nedir bu tepkisizlik!

Sen neden bahsediyorsun?

Sibel’de pek bir şey anlayamamıştı ama Duygu’nun aksine o susarak beklemenin daha akıllıca olacağını hissediyordu.

Az önce dediğim gibi, yalnızca bir teori ama…

Lafı dolaştırma, diye hemen uyarıda bulundu Sibel. Merak ediyordu.

Tamam, şu elbise takıntınızdan yola çıkalım ve konunun mantığını bu çerçeve üzerinden anlamaya çalışalım. Kutsal Kâse’nin inanıldığı ya da kanıksandığı gibi, işte bu türden kutsal bir şarap kadehi olarak değil de bir an için Magdalalı Meryem’in kadınlık organı, rahmi olabileceği teorisini bir düşünelim. Bam!En şöhretli arkeolojik materyalin sonu, Hıristiyanlık inancının kökünden sarsılması ve değişmesi, Mesih İsa’nın bir kadını döllemiş olma ihtimalinin getireceği sosyal ve kültürel değişimler, yıkılan saçma sapan tabular ve çok daha fazlası … Bana kalırsa tüm bunlar, örnek gösterdiğim takıntınızın içinde bulunduğu o acıklı çerçevenin içerisinde önemsiz ayrıntılara dönüşür. Yok olur gider; dünyanın yerle bir olması mı, hah, yahu o kadın sizin elbisenizin tıpkısını giyiyor ve siz henüz üzerinizde denememişsiniz bile!

Duygu doğal olarak biraz hakarete uğruyormuş izlenimine kapılarak sertçe müdahalede bulundu ama hiç yaratıcı değildi.

Nasıl yani!

Zebulun elindeki sigarayı tablaya basarken aynı anda parmaklarından birisiyle de Duygu’nun biçimli kalçalarını ve aynı bölge çevresinde konuşlanmış diğer enfes donanımlarını da işaret ederek;

Güzelim, dedi…

Gardırobunda sahip olduğun o “elbise”nin aynısı bir başkasının üzerinde kutsallık payesiyle onurlandırılıyor!

Doğrusu bu yetmişti; Duygu inanamayan gözlerle Sibel’e bakarken onun bu salak teoriden pek de etkilenmediğini gördü. Belki de hoşuna bile gitmişti. Kendisi bir şeyler yapmalıydı. Bu medeniyetsiz adamın ağzının payını vermeliydi bir şekilde.

Yani sen… Burada… Bize… Günümüzden iki bin yıl önce yaşadığı muhtemel bir hatunun vajinasını kıskanmamız gerektiğini mi anlatmaya çalışıyorsun? Bu yüzyılda yaşayan tüm kadınların… Sen manyak falan mısın, ya da sarhoşsun.

Zebulun kararsızlıkla dudaklarını büzdü,

Kendinizi nasıl koşullandırdığınızı ben bilemem; ama sanırım bana bir bira daha ısmarlayabilirsiniz.

Dedi ve tekrar işemeye gitti.
(Devam edecek, elbette)

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
4.
Gerçekten uzun ve bir hayli yorucu, özellikle mental olarak düşünüldüğünde, mesainin ardından Arthur Schopenhauer burada, yani ruhani alemin en sade döşenmiş ve kendisine tahsis edilmiş odasında, bir nebze olsun dinlenebilmeyi umut ediyordu.Odasında gerçekten de gereksiz addedilecek hiçbir obje bulunmuyordu.

Basit sekizgen biçiminde beyaz duvarlar çepeçevre sarıyorlardı ünlü filozofun çevresini.Karışık fikirlerle dolu zihninde, şekillendirmekle meşgul olduğu planının ayrıntılarını, odasının uzak köşesinde bir yerde duvarından dışarıya doğru uzanan şiltesinde uzanarak düşünmeye çalışıyordu.Şilte haricinde, Schpenhauer ihtiyaç duyarsa diye odanın içinde basit sayılabilecek bir sandalye –üç ayaklı bir sandalyeydi bu- ve tek ayağı olan bir masa –mükemmel bir denge tutturulmuştu, sol köşesinden uzanan tek bir ayağı vardı- konulmuştu.

Odanın pirinç kapısı aniden çalmaya başladığında Schopenhauer’in içi geçmek üzereydi.Söylenerek kapıyı açtığında, karşısında posta meleklerinden biri duruyordu.Elinde tuttuğu ince bir zarfı ona doğru uzattı.İçinde saha raporu vardı ve Schopenhauer’e teslim edilmek üzere gönderilmişti.İnce hasırdan dokunmuş sırt çantasından çıkardığı teslimat belgelerini imzalanması için dayanıklılığını attırsın diye sıcak kumda bekletilen, baykuş tüyünden yapılmış kalemini Schopenhauer’e uzattı.En iyi tüy kalemlerinin kaz tüyünden yapıldığını çok iyi bilse de, Schopenhauer bu konuda bir eleştiri getirme zahmetine girmek istemediğinden olsa gerek; derhal salyasına bandırdığı tüyle belgeleri imzaladı.

Tahmin ettiği üzere kendisine ulaştırılan saha raporu Ephfilya’ya aitti.Gülümseyerek raporu incelemeye başladı.

Schopenhauer, Genel Merkezi Biriminin Baş Sorumlu Meleğinin kızı Ephfilya’yı henüz küçücük bir melekken tanımış ve onu kendi bildiği doğrultuda eğitmişti.Daha küçükken bile büyülüp serpildiğinde olağanüstü güzellikte bir melek olacağı belliydi.Bir çok dişi meleğin aksine onun güzelliği çevresini çepeçevre saran ruhani halenin ışığından kaynaklanmıyordu.Daha doğal, aykırı ve özgür bir güzelliğe sahipti.Uzun ve dalgalı saçları tıpkı, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının yarattığı yıkıcı etki benzeri, gökyüzünü bir babunun götü kadar kırmızıya dönüştürdüğü anda ki kadar yakıcı bir kızıllıktaydı.

Çocukluğunda zamanının büyük bir kısmını Schopenhauer’in yanında, onun öğretilerini dinleyerek geçiren ve kişiliğine yön veren bir çok fikri yine hocasıyla tartışarak, araştırarak özümseyen Ephfilya, diğer dişi meleklere fikri bağlamda da tabi ki hiç benzemiyordu.Schopenhauer’in ateist temele oturttuğu dini yorumları ve açıklamaları onu o kadar derinden etkilemişti ki, yaratılmasında ki kutsal bilgeliğin amacını ve içinde bir yerlere yerleştirilmiş nurani genetiğin anlamını sorgulamaya başlamış; kendisi gibi yaratılan diğer varlıkların davranış kalıplarına uymayan asi bir mizaç geliştirmişti.Hiçbir zaman bulunduğu yeri -Tanrı katında ikamet etmesine rağmen- kendisi için yeterli görmemesi ve daha çok insanların arasına karışma isteği, onun genellikle saha görevlerine gönüllü olmasını sağlıyordu.Elbette bu gidiş gelişlerin sıklığı onun insanlarla olan iletişimini de ilerletmişti.Artık inançlarında keskin sapmalar oluşturan fikirlere kendisini sonuna kadar açık hissediyordu.

İnsanlar arasındayken kendisini tanımlamaya ihtiyaç duyduğu anlarda, herkese fanatik bir komünist olduğunu söylüyordu.Marx ve Engels’in “Komünist Manifesto” adlı kitabını okumuştu.Ünlü İngiliz yazar Thomas More’un “Ütopya”sından çok etkilenmişti.Bir şekilde Marx’ın bilimsel sosyalizmine kendisini daha yakın hissediyor ama Anarşist Komünizm anlayışını da saygıyla karşılıyordu.

Schopenhauer, elindeki saha raporunu incelerken geçici bir şok ve beyin kıvrımlarını felç eden bir algılama zorluğuyla karşılaştı.Planının dayanak noktası olacak o sözcük, Zebulun’un ağzından sarfedildiği rapor edilen bu sözcük olamazdı.

“Yarık”

Şimdi kendisini planının ayrıntıları için daha fazla zorlamak zorundaydı.Aslında onda ki aşırıya meyleden bu açıksözlülük hoşuna da gitmişti.Vücutlarımızın görüngesel dünyanın gerçek birer parçası olduğu ve tabi ki yine görüngesel dünyanın gerçeklerine vücutlarımız yoluyla yaklaşabileceğimiz savı zaten ezelden beri kabullendiği bir düşünceydi.

Planının ayrıntıları bilge filozofun aklında şekillenmeye başlarken, tek bir ayrıntı canını sıkmaktaydı.Ephfilya bu plana işlerlik kazandırmak için hayati öneme sahipti ve o bunu henüz bilmiyordu.Aslında bilmesi de pek hayırlı olmazdı.

Derhal ona ulaştırılması için kısa bir not yazdı ve zarfa koyup kutsal ışığın ateşiyle mühürledi.Schopenhauer ondan kesinlikle Zebulun’un peşini bırakmamasını ve nereye giderse gitsin onu takip etmesini öğütlemişti.Fotoğrafsa planının işlerliği bakımından güzel bir ayrıntı olabilirdi; eğer başarabilirse bunu mutlaka yapmasını yazmıştı.

Eğer planı doğru işlerse, kendisini ve üstün zekasını yansıtan eşsiz önerilerini hor gören, gözardı etmeyi marifet sayan o Baş Sorumlu Meleği de alt etmiş olacaktı.Ephfilya’yı bu amaç için kullanmak vicdanında en ufak bir seğirmeye bile neden olmazdı; zaten kıza verebileceği en iyi derste, bir anlamda onun büyük bir hevesle öğrenmek istediği hayatı tüm gerçekliğiyle öğrenmesini kolaylaştıran bu planın içinde ki ufak nüanslar olacaktı.İnsanlarla bu kadar yakınlaşması doğrusu onun da hoşuna giden bir şey değildi ama gerçek öfke, sonuçlar babasının yani Birimin Baş Sorumlu Meleğinin önüne getirlidiğinde ortaya çıkacaktı.