devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

çok sıkıcı çok

0 y o r u m
buz mavisi diye bir renk var mıydı, soğuk değil, hiç değil ama sanki dört bir yan, uçsuz bucaksız derler ya, her bir yöne doğru kar ve buz ile kaplı, rüzgar da var, bir yandan aldığını diğer yana taşıyor, taşıdığı yerden alıp başka bir tarafa atıyor, sersemletici.
çok uzak diyemeyeceğim ama asla sesimin ulaşmadığı bir mesafede yürüyor bir karaltı, ben durunca duruyor, oturuyorum oturuyor, arkasını dönüp de bana bakmıyor. yine de hep benimle ilgili olan biten diye düşünüyorum: sanki yetmiş metre öteme bir ayna koymuşlar ve o aynayı eşekler çekiyor, ben oturunca, eşekler de oturuyor.
günlerce yürüyüp de onu gördüğümde çok sevinmiştim, kim olursa olsun, arkasından bağırmıştım, günlerdir devam eden yıllar sona erecek gibiydi sanki, bir iki kelime edebileceğim biri, benden başka biri vardı demek ki bu cehennemde; işte o yüzden peşine düştüm onun ama bir türlü arayı kapatamıyordum. artık delirdim ve hayal görmeye başladım, diye düşündüm; of siktirsin gitsin, hayatım onu takip etmekle mi geçecek, diye düşündüm; belki bir iki şey daha düşündüm. yok ama, o rüzgarlı beyazlık budalası çölde aramızdaki mesafeyi kapatamadım bir türlü.
bir kere baktı bana doğru ya da bir kere dönüp de arkasına baktı. kollarımı salladım, evet ulan, dur bekle gelmemi, diye haykırdım. inatla mesafeyi korudu, anlaşılır şey değil, gerisin geriye koştu, benden tarafa bakarak ama durmadı, inanılmaz, durmadı!
sonunda pes ettim ve dakikalarca birbirimize baktık, ya da dediğim gibi, birbirimize doğru...
kendimi gereksiz hissedene kadar bakmaya devam ettim ona, kendimi gereksiz hissetttiğimde, yoksa bana bakmıyor mu diye düşündüğümde yani, arkama, "sorsalar rüzgarlı bir beyazlık", diyebileceğim boşluğa, korku ve umutla "başka da bir şey olabilir orada" diyebileceğim boşluğa döndüm...

sıkıcı, geç!

günlük hayatındaki tüm problemlere düşlerinde çözüm bulan; arkasından konuşulanları, kimin ne için ne dediğini düşlerinde tamı tamamına gören; bir kutu varsa o kutuyu düşlerinde açan adamın, tüm bu yeteneğine karşın tek kusuru vardı: düşlerini hatırlamıyordu. uyandığında yatağından çıkması zor oluyordu, işte, tüm bildiği buydu.
günün birinde deprem oldu, düşünün tam ortasında uyandı. ne yapacağını bilemedi, yatağından fırladı, pantolonunu kaptı ve kendini sokağa attı. yer gök titremeye devam ederken mahallenin parkında çimlere uzanmış, şu cümlenin nasıl biteceğini düşünüyordu: "kalbini çıkarıp, ağzım yüzüm kan, büyük bir keyifle yalayacağım çünkü sözlerin beni cehenneme gönderdi; bana söyleyebileceğin en üzücü şeyi söyledin, beni..." işte, gerisini hatırlamıyordu. onu? ne? çok az şarjı kalmış telefonunu çıkardı cebinden, arayıp konuşmak istedi onunla, hem deprem olmuştu, içip içip arama beni, diyemezdi.
telefonun turuncu ışığına bakıp cesaret toplamaya çalışırken, üç hafta önce ne söylediği aklına geldi.

çok sıkıcı! geç!

"fakat, şah genç kıza sahip olmak isteyince kız ağlamaya başlamış. şah ona, 'neyin var?' diye sorunca; kız da 'şahım! bir kız kardeşim var. ona veda etmek isterdim.' demiş. şahın arattığı kız kardeşi gelince, şehrazad'ın boynuna sarılmış; ve yatağın ayak ucuna sokulup kalmış.
o zaman, şah ayağa kalkmış ve bakire şehrazad'a sahip olarak kızlığını gidermiş. sonra konuşmalar başlamış.
dünyazad, şehrazad'a demiş ki: 'allah seninle olsun! ablacığım, geceyi hoşça geçirmemiz için bize bir masal anlatsana!' şehrazad, 'bütün kalbimle ve yerine getirilmesini görev bilerek! ancak yüce ve soylu şahımız izin verirlerse' diye yanıt vermiş. şah bu sözleri duyunca, zaten uykusu da kaçtığından, şehrazad'ın masalını dinlemekten tedirginlik duymamış.
ve şehrazad, bu ilk gece, aşağıdaki masalı anlatmış:"

of, çok sıkıcı, gerçekten, çok sıkıcı!

her şey sustu

2 y o r u m
evet efendim, bir anda, işte o dakikada, her bir sik sustu. lan ne çok ses varmış; ne büyük bir gürültü! şu cızırdayan şey vardır ya, cızırdaması birden durur ve tam da o anda fark edersin onun kim bilir ne zamandan beri cızırdadığını; ne boktan bir uyum sağlama nanesiyse, sustuğunda ancak konuşmaya başlarsın: "bu nasıl bir ses yahu? kafamızı sikiyormuş!"
işte; herşey sustuğunda, o muhteşem bir iki saniye boyunca, huzur vardır: öylece bakarsın çevreye, ne bok yiyeceğini bilemezsin.
ama sonra , armut kafalı bir boka yaramaz sik suratlı amcık ağızlı götlek bir yaratık olduğumuzdan konuşmaya başlarız: "her şey sustu!" deriz.
ve bir milyar tastik gelir: "evet, ne acayip bir sessizlik oldu, abi, huzur sessizlikte!". biz de, buna benzer şeylerin milyon kere tekrarlandığı, sergilendiği bir hıyarlık müzesinde gezindik, "işte budur!" diyerek. o müze, "şimdiki zaman bu!" restorasyonundan kısa süre sonra kapılarını açtı hırtlığa!
sonrası ses, gürültü tabii, kafa kaldırmaz!
özgürlük, adalet, şans, aşk, hikaye oldu, of, ne gürültü, tekrar başa döndük, daha önce de başa dönmüştük, yıllar sonra utanmadan yine başa döneceğimiz kesin!
armut kafalı bir boka yaramaz sik suratlı amcık ağızlı götlek bir yaratık olduğumuzdan, o gün (yine) geldiğinde sustuk; bir süre tavşanları ve yosunları düşündük ki bu süre içinde tüm tavşanlar ve yosunlar, öylece durdular.
en amcık ağızlılarımız tavşanlar ve yosunlar hakkında hikayeler uydurdu.

gece güzel; uyurken bile.

3 y o r u m
coşkuyla uyandım. sanki çok başka bir dünyaya aittim biraz önce, tüm o kutlama, heyecan, şatafat üzerimde etkili olmaya devam ediyordu ancak karanlıkta kısılmış gözlerim sessizliğin içinde şaşkın kalmış beynime bir ışık parçası, bir pırıltı noktası bile gönderemiyordu.
tuvalete koşturdum; işemeye başladım, sağ elimi fayansa dayayıp. kendime gelsem mi gelmesem mi bilemiyordum. çiş kanalizasyona karışırken, bana verilen "nişanı" hatırladım, "böyle de muhteşem, şöyle de şahane bir insansın; ha gayret, aç gözlerini!" diye haykırmışlardı bana, kaşla göz arasında madalyayı şak diye takmışlar, alkış kıyamet koparken çığlıklar atmışlardı.
neredeyse bir iki dakika önce...
oooonca insan sırf ben yatağa işemeyim diye mi bir araya gelmişlerdi? kendimi -manyak gibi- muzaffer hissediyordum, evet, işte, bunu da hallettik onca biraya rağmen! oh yüce tatlım, bunu da hallettik!
oysa çiş hani?
yani, ne bileyim, çiş!
aman efendim, öyle de bir duygu hali ki, sanki dünyayı kurtardık! şamata bile yaratıyor aklı ikna etmek için bilmem neredeki organlar, et parçaları; hiçbirini tanımam etmem!

günde 30 dakika

1 y o r u m
"kocaman bir kafan olduğu için mi ağlıyorsun ne saçma" dedim ve kafasına dokundum, parmağımın ucuyla. hayatımda ilk defa gördüğüm bir şeye dokunur gibi hissettim ama tüm içtenliğimle kaç tane olduğu sayılabilir saç tellerinin üzerinden kafasını okşuyormuş gibi bir hava yaratmaya çalıştım. bu çalışma aynen şöyle oldu: avucumun içini kafasının üzerine koydum ve gerçekten de kaç tane olduğu sayılabilir saç telleri üzerinden aşağıya, ensesine doğru kaydırdım elimi.
"ya bi' siktir git! seninle teselli bulacak değilim!" dedi.
"ne tesellisi aşkım" dedim, niye "aşkım" dedim ki, daşşak mı geçiyorum açıktan, eroin mi satıyorum, her türlü pislik bende mi? yarın öbür gün tüm kutsal değerlere beyaz puanlı kırmızı etekler giydirir, onları her yanı çatırdayan tahta sahnelere meme açmaya yollar mıyım? ben, yani ben, o derecede bir göt müyüm?
"daşşak geçme!" dedi.
"kocaman bir kafan olduğu için mi ağlıyorsun?" diye sordum tekrar, bu sefer ellerime hakim oldum, bir sigara yaktım, tüm ellerimle.
"yumurtaya kaş göz çizmişler gibi..." dedi, toprağa elindeki dal parçasıyla çarpı işareti çizdi.
"billur" dedim, pöff diye üfürerek sigaranın dumanını. bir yandan da sararmış dişlerimi göstererek sırıttım.
"lümpen lavuk" dedi bana.
"neyse," dedim.

çok garip

0 y o r u m
*baktığında insana benziyorum.
*"onu oraya koyma dedim"leri toplasan huzursuzluğun ışık yılını hesaplarsın. bok var!
*dolapta beş bira var, daha doğrusu beş bira daha var, salak olmayın için, hep için, içmek güzelleştirir. boka varacaksa hızlandırır. en azından neyse o olur. ya da olmaz, öyle de güzeldir.
*unutma bunu da yaz.
*elbette ilk dediğim ile son dediğim çok ilgili, gördüğün her şeyin iskeleti vardır.
*iskeleti olan her şeyin göbek deliği vardır.
*göbek deliği olan her şeyin anüsü vardır, maydonozun bile anüsü vardır, bukowski'nin bile!
*sen o kadar susmasan ben bu kadar konuşmam, dedim, lafın arasına girip.
*yani lafı böldüm. yoksa herkes konuşur, öyle susuyor göründüğüne bakma, sen ses duydukça, tabak bardak bile konuşur, manyak mısın nesin!
*tabak bardak sıkıcıdır, hep gördüklerini anlatırlar. eğlenceli olan, görmediklerini anlatanların öyküleridir.
*dün gece camdan içeri jackie chan girdi. ben önce tanrı zannettim. yani, evet, dedim, o gün geldi, oysa ki gelmemiş, gelen jackie chan'miş. merhaba, dedim, merhaba, dedi. öyle baktık birbirimizin yüzüne. neyse camı kırmamış, diye düşünüp uyudum ben. ışık hızıyla girdim o'lum diye düşündü jackie. sabah masanın üzerine bir not bırakmış:
-ışık hızıyla girdim o'lum, korkma! çok aşık oldum ben, sorma! bir türlü iletişim kuramıyorum, o orada ölecek ben burada, sen kendini yorma!
*yürü git jackie dedim sabah tabii...
*çok garip, kolumu uzattığımda parmağım uzuyor.
*neyse asıl konuya geleyim,

o gün seksen kişiydik:

0 y o r u m
- çok iyi bildiğim yerler var, sokağını yolunu, çayırını çimenini biliyorum. wasteland örneğin, sonra, liberty city, san andreas... hahaha, kim kovalar lan beni?

- durmam gerekiyor ama duramıyorum, merak ediyorum, ne olacak diye, yani ne olabilir, evet, bana da o an saçma geliyor ama dayanamıyorum, devam ediyorum, hayat sikerken izliyorum öylece, sonra, hayat işte diyorum.

- en mutlu olduğum zamandır dördüncü biradan sonrası, ya da altıncı ya da ilk biradan sonrası, hep değişiyor, ama bir şekilde, o siktiğimin en mutlu zamanı illa ki geliyor ve ben hiç bir zaman yaklaşamayacağım bir yerden, hemen dibimdeki sonsuzluğun saçlarını okşuyorum. şiirsel söylemem sinir ettiyse şöyle de diyebilirim: ileri ile geriyi karıştırıyorum.

- yine bir arkadaş vardı, müezzin bu, hani cami minaresine çıkıp namaz vakti geldi diyen adamlar olur ya, onlardan işte, yine çıkmış işte, hava da yarrak gibi, yağmur, fırtına, rüzgar, uçan ve duvarlara çarpan saniyeler... neyse, tam başlamış, ey fellahlar (arapça işçi demek fellah) diye, çat şimşek, elektrik gitmiş. bu kalmış yarrak gibi orda. bir an ne yapacağını bilememiş. ve aynı anda şöyle bir ses işitmiş, ses dediğim laf: "lafımı kesme evlat!" işte o an harbiden dine bağlanmış, kelimeleri bir kenara bırakıp sadece "o" dediğine biraz olsun yakınlaşabilmek için herkesi ve herşeyi bir görmeye başlamış.

- içip içip saçmalıyorsun, dedi, önde yürüyor, yetişmeye çalışıyorum ona ama çok zor bir yol çıkardılar karşıma, bir dolu adım, yok lan, dedim, saçmalasam bi' kere haberim olur değil mi, duvara tutundum, duvar itti beni yola savruldum, öyle değil, yavaş, dedim, öyle olsa söylerim! duvar, ama başka bir duvar omuz attı bana, umursamadım, bilmiyor musun, dedim, hemen sonra, "bilmiyor musun!" diye bağırdım, yanıma geldi, yürü dedi.

- siz, dedi, teyze, orhan veli'yi biliyorsunuz, ne güzel, hassiktir dedim, "haaapffssstkkktir" dedim. sandılar ki koltuğa yerleşemedim, hayır efendim, sana hassiktir, orhan veli'ye hassiktir, varsa lcd televizyonun ona da hassiktir! yoksa koltuk en kolayı, derhal yerleşirim.

- bak bu bomba, o gün, kim! dur bir, neyse, o gün eve gidiyoruz,arkadaşın evine, dikmen'de ev, bir de hacı bektaş veli kültür merkezi midir nedir öyle bir bina yapıyorlar, yapıyorlarmış, bilmiyorum, inşaat alanı, yaklaşıyoruz, yanından geçece'z. binanın tepesine bir yazı yazmışlar, hay sikeyim okuyamıyorum bir türlü, hani kafam güzel ya, tüm evren benimle beraber, durdum, gözlerimi kıstım, yok, okuyamıyorum, abuk sabuk bir şey, belli, dangalaklar, artizlik yapmışlar! "sokayım, sırf ilginçlik olsun diye, sıralamışlar abuk sabuk sembolleri, yarrak kafalılar!" dedim, güldüm, arkadaşım da güldü, zaten uzun bir süredir sürekli gülüyorduk. "sik kafalılar ya!" gibi bir şeyler diye ekledim, gülüşerek yürümeye devam ettik. artık iyice yaklaşmıştık inşaat alanına. "sikeyim, okuyacam, ne sikim şey yazdılarsa" dedim ve gözlerimi kıstım. tersten yazılmış: "ne ararsan kendinde ara" siktir! dedim, ama çok bozuldum, çok koydu, hala çıkaramadım...işte bu. daha bin kere anlatırım.

oyun oyun evet oyun

1 y o r u m
neyse, bir sonraki level’e geçtik, öldür öldür bitmiyor orospu çocuğu naziler, hoşuma da gidiyor tabii, virgül, arkadaşlarla dört bir yana dağıldık; yeşillik, kuş sesleri, beyaz bulutların süslediği bir gökyüzü, kuş sesleri, uzaktan yakından gelen su şırıltıları (şırıltı dedik, şırıltı oldu), kuş sesleri, şahane bir ortam içinde bulduk kendimizi, hani her ne kadar üzerimizde kamuflajlar olsa da, şu silahlar yerine içi peynir ekmek reçel dolu sepetler olsa, açılmış şarap şişeleri falan, diye düşündüm, düşündük, ne muhteşem olurdu, ne sonsuz olurdu, öylece duvarda asılı bir resim gibi, sonsuz… evet abi, yürümeye kıyamıyorsun, o kadar güzel hani çimen, dalların hışırtısı, salya sümük pastoral! temiz havanın kahpesi olmuş gibiyiz, al diyor alıyoruz, oksijeni; yat diyor, atacak gibi oluyoruz kendimizi yeşilliğe!
ama orospu çocuğu naziler bizim gibi bakmıyorlar, zaten bizim baktığımıza bakmazlar asla, tüm dertleri hır çıkarmak, bir kişiyi üzsem kardır diye düşünüyorlar hep çünkü neden, orospu çocuğu oldukları için!
neyse, hepsini öldürdük, sonra biraz çimlere uzanıp şundan bundan konuştuk.

please take me home...

0 y o r u m
biz de dedik ki (seksen milyar kişiydik o gün) “o düğmeye değil diğerine basacaksın!” gerçekten de istediğimiz düğmeye bastı ve biz epey şaşırdık; çünkü normalde espri yapacağım diye uzattıkça uzatır onlar! oysa hepinize anlatılmadı mıydı kapı otomatı düğmeleri? hem apartmanda kapıcı yok, kapıyı açmak istiyorsan kırmızı düğmeye basacaksın… neyse, sigaralar ve cola geldi, biraz televizyona bakıldı ve sonra pikniğe çıkalım dendi, e tamam, yolda dinleyeceğimiz müziği biz ayarlarız dedik.
yolda çok komik bir fıkra anlattık, şu rakı içip aslana küfür eden tavşan fıkrası var ya işte onu. şüphesiz herkes güldü. benzinlikte sigara molası verdik, çişi gelen tuvalete koştu. biz evi aradık cep telefonuyla; onlara dedik ki, pikniğe çıktık, telefon çekmez falan aman merak etmeyin, döndüğümüzde muhakkak ararız…
şahane bir yer bulduk, biz bulduk, aha şurası süper, burada yapalım pikniği dedik. döküldük arabadan, önce çevreye bakındık, sağa sola koşturduk. onlar da koşturdular. hadi arabadan malzemeleri çıkaralım dedi, şimdi ismini vermek istemediğim bir arkadaşımız. malzemeler çıksın dedik, çıktı.
şunu bilmez misin, etlerle ve mangalla ilgilenmekten çok hoşlanan birileri mutlaka vardır oysa bize eğlenceli gelmez hiç o tür işler; herkes bildiğini yapsın demedik mi size? etler pişti, içkileri açtık, bir güzel yedik, içtik. sonra sevgili olanlar ki onlar, bir bokluk yapıp da ilişkilerini zedelemedikçe, cennette en güzel şarabı içeceklerdir, biraz gezelim, doğayla bütünleşelim diye yürüyüşe çıktılar. biz de sigara içtik, seksen milyar duman çıkardık, çok lezzetliydi lan et, dedik…
nasıl ki tonlarca ağırlıktaki uçakların uçmasına hayret ediyorsak, bu güzel günün pırt diye bitmesine de şaşırdık, o’lum hava kararmadan yola çıkalım, trafik de bok gibidir diye söylenmeye başladık. emirlerimize uyanlar toparlanmaya başladılar. ve “ya hayret bi’şey şu şahane ortamı bırakıp ne sikime eve dönece’z biraz daha takılalım baba ya” diyen çok da tanımadığımız, arkadaşlarımızın arkadaşı diyebileceğimiz tiplere, işte onlara, “yine geliriz abi, öğrendik buraları işte” dedik, bunlarla sıçmaya bile gidilmezmiş diye düşünerek…
eve dönerken sekiz bira aldık çünkü bira içmeyen bizden değildir, onlar günleri art arda ekleyenlerdendir!
biralar bittikten sonra yattık uyuduk.

tibet'te sağ kalmanın yolları

2 y o r u m
biraz tibetli gibi davranabilirsin? pek fikrim yok aslında nasıl tibetli gibi davranılır ki? neyse, bir yolunu bulacağından eminim, ben tamamen başka şeylerden bahsedeceğim.
ama tibetli biri geldi yanıma. "türkiye'de nasıl sağ kalabilirim?" diye sordu. şöyle bir süzdüm, baştan aşağı, hiç tibetli görmemiş olmamdan yararlanmaya çalışan kim bilir hangi milletten biri olmasın bu, diye düşündüm.
"tibetliyim ben" dedi, sanki düşüncelerimi okuyabilmiş gibi. etkilendim; "belki tibetli değilsin ama çok akıllı biri olduğun kesin" dedim. bir sigara yaktım, play tuşuna bastım. tom waits çalmaya başladı. daha yeni başlamıştım bu mubarek adamın şarkılarını dinlemeye; özgüvenim sallantılıydı hani!
"biraz türk gibi davranabilirsin?" dedim.
"ne yapmam gerek, türk gibi davranabilmek için?" diye sordu.
"ya ben oysa çok acayip şeyler hayal ediyordum, ne bileyim, belki bir ormanda ya da çölde, bilemiyorum, belki bir uçağın içinde, heyecan dolu şeyler anlıyor musun, şey gibi, gereğinden fazla büyümüş bir bitkinin, ismini unuttum, işte o uçağın elektronik sistemini bozma olasılığı üzerine, bozduğundan değil yani, her neyse, pilotun uçağı asfalt yola indirmesi ve kalan yolu, kara yolunu takip ederek tamamlamasıyla ilgili, garip şeyler, sıkıntı, ter, belki biraz rahatlamak için bir bardak viski?"
"biz asla alkollü şeyler içmeyiz!" dedi bu birden, kaşlarını çatmış, dudakları titriyor.
"yok ki viski falan? korkma" dedim ben de, tibet gelenek ve göreneklerini bilmediğimden.
"olsa da içmem!" dedi, sertçe.
"yok zaten..." dedim inatla.
"sonuç?" diye sordu.
"yok işte; ısrar etmesene alkolik misin nesin!" diye çarpıttım konuyu ya da her ne konuşuyorsak onu.
"onu demiyorum, türkiye'de nasıl sağ kalabilirim?" diye sordu, ağlamaklı neredeyse...
"biraz türk gibi davranabilirsin?" dedim, tekrar.
"ama nasıl olacak işte o? ben alıştım tibetli gibi davranmaya, hadi bana normal gelen bir şey size hard-core gelirse?" diye göz yaşı döktü.
"ya tüm gecemin içine ettin biliyor musun! bir dolu kopuk, garip, komik şey yazacaktım; tom waits eşliğinde bira ve sigara desteğiyle, üstelik halojen lambanın ışığını da kısarak şahane ortam yapmıştım kendime, sıçtın resmen içine!" diye haykırdım. ama kalbi kırılsın da istemediğim için son anda gülümsedim ve "yavşaaak!" diye ekledim, sağ elimle sol omzuna hafifçe vurarak.
"o zaman ben sana tibet'te sağ kalmanın yollarını anlatayım?" dedi; belli ki beni hiç ama hiç anlamamıştı.
"yahu, herkes huzuru bulmaya falan gidiyor tibet'e, huzuru bulmak tehlikeli bir şey mi ki sen bana sağ kalmanın yollarını anlatmaya çalışıyorsun?" diye çıkıştım.
"insanlar tibet'e kendileriyle buluşmaya giderler, burada amaç, alıştıkları ve bağlandıkları her şeyden uzaklaşıp, tibet'te bir süre sıkılmaktır. düşün, nereye bakarsan bak, sıkıntını giderecek, o alıştığın sıkıntı gidericilerin hiç biri yok etrafta! işte o an kendinle uğraşmaya başlıyorsun ve..."
"şudur budur, gerçekten hiç ilgilenmiyorum" diye lafını kestim, "tibet'i de tibet'e gidenleri de, onların dertlerini de amaçlarını da hiç umursamıyorum!" dedim.
"bokum! tibet'e laf etme lan!" dedi bu.
"oldun sen, çık caddeye, rahat edersin..." dedim buna üzüntüyle; gerçekten de tüm gecemi bok etmişti.

ah sen miydin; sen kimsin?

0 y o r u m
ben bir bok yemiş olamam, kimse bunu inandıramayacak bana, asla! ama peşimdeler, koşuyorlar, kaçıyorum, nereden baksan kovalanıyorum! keşke bir şey hatırlasam. dönüp; "ben kovalanacak adam mıyım yavşaklar! çok belli ulan bir yerde bir yanlış anlaşılma var!" demeye kalksam, daha "ben kovalanacak" derken beni yakalarlar, "adam mıyım" derken sağıma soluma iner yumruk!
işte o yüzden koşmaya devam ettim; geleceği görmek geleceği yazmaktır ne de olsa...
(koştum, koştum, koştum işte... koşmayı mı anlatayım bir saat! ama durdum birden! aniden! ansızın!)
çünkü hayatımda gördüğüm en komik çocukla karşılaştım; bir apartmanın hemen önünde. buna nasıl bir oyun yapmışlarsa artık, hem güldüm hem de yardım etmek istedim.
bunun, bebenin, devamlı hareket eden iki kolu havadaydı; kafası kazağın içindeydi ve kazak bir dolu anlamsız fermuarla kaplı olduğu için, kazağın içindeki kafasını bir türlü dışarı çıkaramıyordu. bu çocuğu, fermuarlarla dolu bir kazağa hapsetmişlerdi!
"ne yaptılar sana?" diye yaklaştım buna. dünyanın tüm güzel günleri sanki kazağın içindeydi! onu bu boktan durumdan olabildiğince az gülerek kurtarmam gerekiyordu.
"dur kımıldama" diyerek fermuarlarla cebelleşirken, bir an önce kafasını meydana çıkarmak istiyordum; çünkü: nefes alsın! ama o beni ısırdı. sol kolumu. şimdi düşünüyorum da, o ısırdığı an , bir an için peşime düşen saldırgan angutları hatırlamıştım ama hiç endişelenmemiştim çünkü bu bebeyi gördüğüm an hepsinin yok olduğunu tüm kalbimle hissediyordum.
bin türlü çabayla kafasını kazaktan çıkarabildim. sarı saçlı, mavi gözlü, hiç bilmediğim yerlerde doğmuş bir bebeydi bu. "geçti, sakin ol!" dedim, başka bir dilde mi söyleseydim keşke diye alttan alta düşünerek. başka da bir dil bilmiyordum ama.
kafası kurtulunca, çırpındı, elini ayağını kurtardı, kazağı attı bir kenara ve bacağıma yapıştı; bir şey de söylemiyordu ha, öylece sarıldı bacağıma...
"dur o zaman anneni bulalım senin" diyerek apartmana girdim. girdik.
daha kaç katlıdır, hangi kapıdır diye düşünmeme bile zaman kalmadan yarı çıplak (aslında çıplak falan değildi, bornozluydu) bir kadın belirdi ve çocuğu kaptı bacağımdan. çocuk da ona doğru fırladı tabii. annesi, diye düşündüm, kesin!
hiç anlamadığım bir dil kullanarak bir şeyler söyledi bana. gülümsedim, gülümsedim, sonsuza kadar gülümsedim.
çocuğu ve annesini bırakarak apartmandan çıktım. orta boy bir kara lahanaya dönüşmüş kafam, sadece bir sonraki adımı atmama yardımcı olabiliyordu.
"aha işte orada götoğlu!" diye bağırdı biri ben tam apartmandan çıkarken; gayri ihitiyari boğazımı temizleyip yere tükürdüm bunun üzerine.
"sen-sin-lan-göt'!" diye haykırdım ve koşmaya başladım...

otobüs arızalanınca

0 y o r u m
otobüs arızalanınca ormanın ortasından geçen dağ yolunda kaldık. ayılar ve kurtlar saldırdı. ben de tüfeğimi çıkarıp hepsini vurdum. ayılar ve kurtlar minnettar bakışlarla yanaştılar yanıma. sana da bırakalım mı biraz dediler; hayır, ben yol arkadaşlarımı yiyecek kadar haysiyetsiz değilim diye haykırdım. başka kurşunun kalmadı, istersen bize artislik yapma, ne mal olduğunu çoktan anladık, dediler. biraz tereyağı ile biraz bal istedim onlardan, versek mi vermesek mi diye düşündüler, bakışarak, bir süre. gözlerimi kısıp gökyüzüne baktım. tamam al bakalım dediler. yol arkadaşlarımı kendi aralarında paylaşmadan önce her birini parçaladılar. bir sigara yaktım, izledim sadece; yardım etmeli miydim acaba, diye düşünerek...

haaaaydi sana iyi geceler deyip ağaçların arasında kayboldular. olmazsa tüfeği ters çevirir, dipçiğiyle vururum, saldıran ayılara, kurtlara diye söylendim. belki duymamışlardır diye, biraz daha yüksek sesle tekrarladım vahşete yatkınlığımı...

kimse saldırmadı, kimse görünmedi bile etrafta. güneş doğarken poşete koyduğum bal ile tereyağına baktım; ekmek lazım, kesin lazım dedim ve yürümeye başladım.

yolun sonu yoktu ama yol küçük yollara ayrılıyordu, sonu olan küçük yollara. işte onlardan birininin sonunda bir ev gördüm; bir kulübe. ekmek, dedim ve o yola saptım. çok zaman geçmeden kapının önüne varmıştım ancak daha çok erkendi. uyuyorlardır, uyandırmayım şimdi dedim ve beklemeye başladım. bir yanım, patronun karısına ayak masajı yapmanın hiç de hafife alınacak bir şey olmadığını anlatırken diğer yanım buralarda insanların benim gibi züppe şehirlilerin alıştıkları saatte değil çok daha erken saatte uyandıklarını anlatıyor bir başka yanım sürekli benden nefret ettiğini "senden nefret ediyorum" diyerek belirtiyor, pek samimi olmadığım bir yanım da "sigara kalmadı yahu, sigara almak lazımdı; buraya zaten hiç gelmemeliydik, hatta yola çıkmamalıydık aslına bakarsan ağaçlardan inmekle çok büyük hata ettik" gibi şeyler söylüyordu. bu kadar çok yanım olduğunu bilmiyordum ve bu arada nasıl bir kargaşa ve gürültü ortaya çıktıysa kapı önünde, kapı açıldı, namlusu borozan ucu gibi bir tüfeği burnuma dayayan bir tavşan belirdi.

"hassiktir lan!" dedim; sinirim bozulmuştu, hiç beklemiyordum doğrusu böylesi bir süprizi.
"kahrolası arazimdesin ahbap; lanet olası kıçında bir delik açmamı istemiyorsan yaylan hemen!" diye bağırdı tavşan.
"ekmeğinin peşine düşmüş bir gezginim, sana zarar verecek değilim" dedim ben de, kendimi toplayıp.
"dünya alem bir araya gelseniz bana zarar veremezsiniz; acme örs düşer kafana dişini gösterirsen bana" dedi tavşan.
"deveye diken jünyıra siken" dedim ben de; sırf altta kalmamak için.
"jünyır ne ki sabah sabah?" diye tısladı tavşan.
"ceyar vardı ya; yüving petrol?" dedim can havliyle.
"o-ho! house md, lost, heroes var şimdi kim siker ceyarı?" dedi tavşan.
"sen de haklısın" dedim tüm bıyığım ve kare kafam ve topluma vitamin olmuş efendi boyun eğmemle. tavşan bu kalender durumuma acıdı olsa gerek, "girmez misin yabancı; senin gibileri biz burada hiç sevmeyiz ama aslına bakarsan biz bir bok sevmeyiz zaten" diye de ekledi.
"eyvallah" dedim, geçtim kapıdan. karşımda iki cin belirdi bir anda. biri hep doğru diğeri hep yalan söylüyormuş ama hangisinin doğruyu ya da yalanı söylediğini bilmiyormuşum. "ee? ne yapayım?" der demez ben, tavşan şöyle dedi: "tek soru sorma hakkın vardı, ya da iki ama üç değil. ona göre kapı açılacaktı..."
"ee? ne yapayım?" dedim tekrar, utana sıkıla; bana kapısını açmış ev sahibimi gücendirmemeye çalışarak.
"çok erken geldin işte dangalak; adamlar yerini bile almadan geçtin kapıdan!" dedi tavşan. bunun üzerine tavşanının omzuna hafifçe dokunarak sırıtttım ve şöyle dedim: "koy götüne gitsin; geçilmiş kapının davası olmaz!"
hemen sonra güldüm ama nesilden nesile kanıma işlenmiş ahlaki kodları bozmadım. mazlum ve kalender bakışlarım milim oynamadı. tavşan bundan çok etkilendi ve cinleri küfrederek kovdu. "keşke küfretmeseydin; yine de inanırım cinlere; her türlü bilimsel şeye rağmen" dedim; "ama en azından birine!" diye de son saniyede patlattım espriyi. bunun üzerine tavşan dağa kaçtı. "hassiktir!" dedim; "bari ekmeğin yerini söyleseydin!"
"ekmek aslanın ağzında evlat" dedi bir ses. sesin geldiği yere baktım. televizyonmuş. "yürü git göt!" dedim; eser kalmamıştı mazlumluğumdan, kalenderliğimden, oynadığım vıcık vıcık saygı sevgi piyesinden.
"serseri... sana benzer asıl... konuşmana... dikkat et!" dedi, dizilerden, haber, tartışma programlarından atlaya zap'laya seçtiği kelimlerle.
"serseri demedim; göt dedim! ben göte göt derim!" dedim tüm aşırma gururumla ve bir yandan da uzaktan kumandayı arayarak.
"kimse... o dediğin... kelimeleri... kullanamaz..." diye yayın kolajı yaptı. 'o dediğin' diyen reklam oyuncusu kadın çok güzeldi.
"işte bu yüzden aptal kutususun; efendi, düzgün, sınırları belli bir dünya empoze ediyorsun insanlara. piç!" diye hakırdım.
"onun... bunun... çocuğu..." dedi.
"bana mı dedin?" diyerek yaklaştım ekrana, tüfeği de doğrultarak.
"ayna mı... sandın... beni?"dedi.
"ayna aldığını olduğu gibi verir; sen ise aynı zamanda göz olan bir anüssün!"
o anda, sabahtan akşama kadar telefonla seks programları yayınlayan bir kanal açtı; kadının biri ahizeyi kıçına sürtüyordu. kafamı hafifçe yana yatırıp izlemeye başladım.
"ha şöyle... ekmek... kafa... et... kafa... hamur... kafa!" dedi. tam bozulacaktım arkaya gülme efekti koydu! gülmeye başladım ben de; kahkahalar atan, alkışlayan seyirci kitlesine bakarak.
"değiştir şu kanalı, biraz öncekini açsana ya!" dedim, bir yandan gülerek. değiştirmedi ama! tabakları kırıp, tabak parçalarıyla bardak yapmaya çalışan bir kadın, 'kocam beni sikmiyor!' diye ağlayan bir başka kadına 'biz değerlerimizle varız, her an ağlayabilirim" gibi şeyler söylüyordu. bir şey ağzımın içinde büyüdü; sanki biraz önce meyveli gazoz içmişim ve hemen sonra tükürmeye karar vermişim gibi, dudaklarımdan sarkarak indi beynimin bir kısmı halıya. çok küçük bir ses geldi ta derinlerden, 'ekmek!' diye. tuttum kopardım televizyonun kablosunu yetmedi tüfeğimin dipçiği ile patlattım ekranını.
çok rahatlamıştım o an.
mutfağa girdim, tezgahın üzerinde taptaze iki ekmek vardı. çay falan da yaptım, elimdekilerle salona döndüm. yemek masası tertemizdi, yağlı ballı ekmeğimi yemeye başladım.
tarif edemeyeceğim bir boşluk hissine kapıldım daha ilk lokmamda. hemen masanın üzerindeki uzaktan kumandaya baktım ve pişmanlıkla ağlamaya başladım. kumanda, otobüste yanımda oturan teyzenin neredeyse aynısıydı; tek farkla: teyzenin başı örtülüydü. teyze için ağlamıyordum ama; fazla öfke gösterip televizyonu parçaladığım için ağlıyordum.

radyo günleri*

3 y o r u m
1.
tanıdığım iki insan, takma isimlerle bir radyo programı yapıyorlardı. genellikle sohbet ediyorlar, arada telefonla yayına katılanlar sohbete dahil oluyordu. işte biz de telefon bağlantılarıyla programa dahil olmaya çalışıyorduk...

program başladı ve müzik girdi. verdikleri numarayı çevirdim.

"buyrun, mikrop fm?"
"programa katılmak istiyordum da..."
"tabii; bağlıyorum..."

salak bir melodi dinledim ve kısa süre sonra yayına dahil oldum:

"adım kemal, programa katılmak istiyordum..."
"bir dakika, şarkı bitmek üzere..."

ortos takma isimli olan konuştu:
"eric clapton'dan dinledik, layla. tok evin aç köpekleri programı devam ediyor ve..."
portos:
"...ve hatta bir konuğumuz var"
"ismin?"
"adım kemal"
"ee? n'aparsın, kimsin, nesin, neden aradın?"
"hiç, öylesine... kendi halinde biriyim. programınız çok hoşuma gitti, arayım dedim..."
"demek hoşuna gitti?"

kim olduğumu anlamamışlardı. oldukça kalın bir ses tonuyla ve doğu anadolu şivesiyle konuşmaya çalışıyordum:

"böyle şiirden falan bahsetmeniz çok güzel. biraz önce birkaç arkadaş şiir falan okudu çok hoşuma gitti.."
"sen ilgilenir misin edebiyatla falan?"
"eh işte..."
"ne yaparsın, ne yazarsın, şiir, öykü, deneme?"
"denemeyi denemedim ama şiirle ilgileniyorum.."
"hadi oku bize bir tane..."
"okuyum mu?"
"oku... hatta fon müziği bile koyalım?"
"yok... istemem müzik. gecenin içine sadece şiir karışsın..."
"oo.. iyi iyi.."
"hadi bakalım oku"

onlara, sırf program için uydurduğum, "imgelemi yoğun" ama komiklik dozu abartılmamış bir şey okudum. duydukları sesin kaynağının kullanmayacağı "ilginç" kelimelerle düzenlenmiş , fazlaca simgesel bu şiirle beraber bir şaşkınlık duygusu sarmıştı ortos ve portos'u... "duanla mı yaşadım ki, bedduanla öleyim" tadında bir şeyler beklemişlerdi olasılıkla...

"bak, şiirin gerçekten hoşumuza gitti. biz şimdi bir şarkı gireceğiz, sen telefonu kapama..." dediler.
şarkı çalarken biz konuşmaya devam ettik:

"şiirin harbi çok ilginçti; seninle tanışmak isteriz..."
"programımıza konuk olabilirsin ne dersin?"

doğrusu işi bu boyuta getirebileceklerini hiç düşünmemiştim. ama bozuntuya vermedim:

"tabii, tabii.. pek memnun olurum..."
"yarın filanca kafeye gel konuşalım, tanışalım... biliyor musun filanca kafenin yerini?"
"evet biliyorum, gelirim... kaç gibi geleyim?"
"ne bileyim, saat üç gibi gel biz orda oluruz..."
"olur.. gelirim..."

telefonu kapadım ve gülmeye başladım. ertesi gün epey şaşıracakları kesindi. hemen g'yi aradım ve ona olan biteni anlattım.

2.
önce g. ile buluştum. beraber filanca kafeye doğru yürürken, yaptığım oyun ortaya çıktığında çok eğleneceğimizden ama kafeye girdiğimizde onlara bir şey çaktırmayıp, onlarla beraber kemal'i bekleyip, oyunun biraz daha keyfini çıkarmaktan bahsettik.
kafeye girdiğimizde, b. ve k. bir arkadaşları ile oturmuş konuşuyorlardı. yanlarına gittik ve birer sandalye çekip oturduk.

"akşamki program çok iyiydi.."
"ya, tabii ki, biliyoruz... bakın, bu arkadaş, akşamki programın 'imge çapkını' şairi kemal..."

g ile birbirimize baktık. belli ki kimliğim deşifre olmuştu.

"hassiktir!" dedim, "size de oyun oynanmaz ki! ama önce iyi yuttunuz!"

g hariç masadaki herkes bana şaşkınca bakıyordu. o kadar "ne diyor bu çocuk!" diye bakıyorlardı ki, sırıtan suratıma ciddiyet geldi bir anda.
"...tamam anlamışsınız, uzatmayın..." dedim.
b., "neyi anlamışız? neyi uzatmayalım?" diye sordu.
"kemal benim!" dedim.
"hadi len!" dediler, güldüler ve salak bir espri yapmaya çalıştığımı düşündüklerinden olsa gerek, başlarını çevirip, muhabbetlerine devam etmeye karar verdiler.
"bu arkadaş kim?" diye sordu g.
"kemal dedik ya! bak kemal, bu arkadaşlar d. ve g."
bu kısa tanıştırmadan sonra, kemal'e alaycı bir ifadeyle bakarak, "ne kadar kemal'sin, kemal'cim?" dedim.
kemal bana baktı ciddi ciddi, konuşmadı. ardından k.'ye "neler oluyor?" manasında bir yüz işareti yaptı.

"bakın..." dedim, "akşam sizi kemal adıyla arayanın ben olduğumu biliyorsunuz. şimdi de intikam almaya çalışıyorsunuz..."
"asıl sen bak" dedi kemal, "deli misin? ne saçmalıyorsun?"
"yanında akşam okuduğun şiir de vardır senin?" diye sordum.
"var tabii" dedi ve bana önündeki dosyadan çıkardığı kağıdı uzattı.
"zor olmadı mı banttan dinleyip yazmak! uğraşmışsınız yahu!" dedim gülerek.
"ulan ne saçmalıyorsun sen? ya, gitsenize siz! şurada ne güzel muhabbet ediyorduk; içine ettiniz!" dedi k.
"peki başka şiirlerinizi görmek istesem kabalık yapmış olmam değil mi?" dedim, k'nin laflarını dikkate almayıp.

kemal bana birkaç sayfda daha uzattı. ağzım açık kalmıştı çünkü bunlar benim yazdığım, o aptal, komik şiirlerdi. bunların bazılarını g. de biliyordu, ama hiç kimseye bahsetmediğim, hiç kimsenin görmediği şeyler de vardı aralarında...
"lütfen... dosyanıza bakabilir miyim?" diye inledim. kemal, artık nasıl zavallı göründüysem, acımış olacak ki bana, dosyayı uzattı... hepsi, ama hepsi benim şiirlerimdi. kemal'e, b.'ye ve k.'ye bir an şaşkınca bir şeyler söylemeye çalıştım ama ağzımdan tek bir kelime çıkmadı. neredeyse koşarak çıktım kafeden.

peşimden gelen g. ile beraber dolmuş durağına ve ardından da eve vardık. odama girdim, defterlerimi çıkardım. kafede gördüğüm şiirlerin hiç birini bulamadım; yoklardı, uçmuşlardı! başıma bir ağrı saplanmıştı. akşamki radyo görüşmesini kaydettiğim kaseti dinledik; duyduğumuz ses, benim değiştirdiğim ses değil, biraz önce tanıştığım kemal'in sesiydi...

tekrar yola koyulduk ve kafeye vardık. elimde defterlerle gelip, "hadi açıklayın bunu!" diyecektim sözde ama defterler beni daha da serseme dönüştürdüğü için, sadece (bir daha asla göremeyeceğim) kemal'in gizemini, onunla konuşarak çözmekten başka çarem kalmadığını düşünmüştüm.

b. ve k. satranç oynuyorlardı.
"kemal? nerde?"
"polis götürdü!" dedi heyecanla b.
"ne polisi ya?" diye sordum.
"çok korkunç oğlum; herif annesini bıçaklamış!"

bedenim korkunçcasına sarsıldı. g. ile birbirimize baktık ve derhal fırladık! eve vardık, kapıyı açtım ve içeri daldım.
annem televizyon izliyordu...

(1094-0509)
*gerçek bir olaydan esinlenilmiştir. (sonunda ben de bu açıklamayı kullandım!)

136

3 y o r u m
o ki hep beni başka görmüş, anlamış, kavramış herkesten; utanmazmış gözlerimden; hoşlanmazmış karanlıklarda sessizliğimden çıkabilecekleri paylaşabilmekten...


(bu sıkıcı cümlenin (aslında cümle de sayılmaz ya) bir esprisi (özelliği?) var. çok zor değil; bilmece gibi bir şey işte... [cümleyi oluşturabilmek için -aralıklarla- gün boyunca uğraştım])

şarkı daha başlamamış bile!

1 y o r u m
ben küçükken, ama daha bir çocukken, yani tam bir üstinsanken, şöyle bir olay olmuştu: ben acıkmıştım ve annem halimi görür görmez, derhal bir dilim ekmeğin üzerine reçel sürmüştü. ben o bir dilim ekmeği yedikten sonra, bir dilim daha istemiştim. annem, peki çocuğum deyip bir dilim reçelli ekmek daha hazırlamıştı. ben onu da yemiş, bir dilim daha istemiştim. annem gülümseyerek...

...başımı okşamıştı ki başımın okşanmasından nefret ederim! hele bir de nefret ettiğim biri başıma dokunmuşsa, sinirimden titrerim! ne yani sana öyle olmaz mı? her neyse, sadece onun çocukluğuna gittim, üç yaşına... tuvaletteydi, sanırım sıçıyordu. dan diye içeri girdim, deli gibi gülerek işaret parmağımla onu gösterdim. ne bok yiyeceğini bilemedi. gözlerimden yaşlar gelene kadar güldüm! şimdi hayatta hiç huzur yoksa, bunun tek nedeni vardı...

...başımı okşayarak, neşeyle, bir dilim reçelli ekmek daha hazırlamıştı. afiyetle yedikten sonra, ellerine sağlık anneciğim, demiştim ve onun ellerinden öpmüştüm. sonra o benim yanağımdan öpmüş, allahrahatlıkversinevladım deyip yorganımı üzerime örtmüştü. o gece bir güzel uyumuşum... ertesi sabah erkenden...

...daha sikimin kara kargaları boklarını yememişken kapı çaldı. içimden cehennemin tüm köpeklerinin isimlerini saydım ancak o piç pes etmedi, inatla bekledi kapının önünde, zile basarak! azrail misin ulan! belli ki ilgilenmiyorum her ne boksan seninle! belki ben bir masala düşmüşüm, gece başımı yastığa gömmüşüm, sabah ilk iş olarak...

...uyanıp ölmüşüm.

önce rakamlar vardı

0 y o r u m
[kelimeleri tersten okuyan adam ile ömrünü sayılara veren adam. kim bilir kaç yaşında başlamıştı saymaya? şimdi kaç yaşındaydı acaba? işte tüm yaptığı: "bir milyon altıyüz kırk beş bin sekizyüz yirmi yedi, bir milyon altıyüz kırk beş bin sekizyüz yirmi sekiz, bir milyon altıyüz kırk beş bin sekizyüz yirmi dokuz..."

kelimeleri tersten okuyan adam sadece onun sayılarıyla ilgileniyordu: "rib noylim ıtlazüy krıkşeb nib zikeszüy imriy idey, rib noylim ıtlazüy krıkşeb nib zikeszüy imriy zikes, rib noylim ıtlazüy krıkşeb nib zikeszüy imriy zukod..."

ikisinin karşısında yedi kardeş vardı. bu yedi kardeş, ağızlarını ayırmış, kelimeleri tersten söyleyen adamın ne dediğini anlamaya çalışıyorlardı. sayı sayan adam ile pek ilgilendikleri yoktu yani. ama, ne var ki, ancak... hiç bir şey anlamıyorlardı! işte bu nedenle sürekli kavga ediyorlardı:
"ben anlıyorum, şu anda ne yapmamız gerektiğini söylüyor!"
"hayır asıl ben anlıyorum, şu anda, aksine, ne yapmamamız gerektiğini söylüyor!"
"ikiniz de anlamıyorsunuz!' o sadece iyilikten bahsediyor!"
böyle sürüp gidiyordu kavgaları...]

bir de biz vardık. ben ve o. akıllı geçiniyorduk ya da akıllı geçinmek zorundaydık. ama ben daha akıllıydım, şüphesiz, çünkü o, kendisinin benden daha akıllı olduğunu zannediyordu ve bana, kendisinin daha akıllı olduğunu çünkü kendimi ondan daha akıllı sandığımı söylüyordu. işte o böyle dedikçe, kendimi ondan daha akıllı hissediyordum ve hepsinin ötesinde ben ondan çok daha akıllıydım çünkü onun kadar konuşmuyordum!

yine de, şunu itiraf etmeliyim: benden sonra en akıllı olan oydu.

bitmek üzere olan sigaramın ateşiyle, yeni sigaramı yakmaya çalışırken, yine tutamadı çenesini ve konuşmaya başladı:
"bir iki güne kalmaz iki milyona gelecek..."
sigaranın izmaritini, diğer izmaritlerin yanına attım. yeni yaktığım sigaradan derin bir nefes aldım ve ona cevap verecekmiş gibi ağzımı açtım. sonra da, söyleyeceğim şeyi söylemekten vaz geçmiş gibi kapadım ağzımı. gözlerimi kapadım, sanki bir şey düşünüyormuş gibi. utanmaz, devam etti:
"biraz önce hesapladım, iki milyon dokuz yüz yetmiş altı bin altı yüz kırk beşe geldiğinde, tam o an yani, ben otuz iki yaşına basmış olacağım. matematik hesaplarında yetenekli olmak çok önemli biliyor musun!"
bana soru sormuyordu, bunu bir soru olarak algılamak istemiyordum ya da. ne diye onaylayacağım ki böylesi bir şeyi? karşı çıkmak da saçmaydı. bunları düşünürken hafifçe öksürdüm, sanki boğazımı temizler gibi. ama o bu davranışımı bir onaylama (ya da onaylamama) sandı ve konuşmaya devam etti:
"seni severim, bilirsin, ama o yedi kardeş için çok üzülüyorum. sürekli kavga ediyorlar! onlara, o adamın tersten konuştuğunu, tersten okunan kelimelerin bir anlamının olamayacağını, tersten okunan kelimeleri ters çevirirlerse işte o zaman gerçeği göreceklerini ve bir boka yaramaz şeyler için ömürlerini harcadıklarını o anda acıyla anlayacaklarını ama illa ki sayıları dinlemek isterlerse de, en iyisi doğrudan sayı sayan adamı dinlemeleri gerektiğini anlatmaya çalışıyorum ama beni hiç bir zaman dinlemiyorlar!"
işte, benim daha akıllı olduğum bir kere daha ispatlanıyor! onu dinlemiyor değiller, onu da dinliyorlar ama onun dediklerinden hiç bir şey anlamıyorlar çünkü kendilerinin haricinde konuşmasına alıştıkları tek insan kelimeleri tersten söyleyen adam! onların kendisini dinlemesini istiyorsa, kelimelerini tersten söylemeli, yedi kardeşin alıştığı şekilde yani... ancak, bütün bunları ona anlatmam yararsızdı çünkü kendini o kadar akıllı sanıyordu ki, dediklerimi ciddiye almayacaktı. ben de bir sigara yaktım. sanırım sözlerini endişe verici bulduğum için sigara yaktığımı düşündü ve konuşmaya devam etti:
"bak, kendini benden daha akıllı sandığını biliyorum. işte sırf böyle düşünmen bile beni senden daha akıllı yapıyor! o yüzden, çözüm önerimi gerçekleştirmekte bana yardımcı olmalısın. bu iki bok kafalı herif yüzünden hayat pek keyifsiz! onları durdurmak gerek! sayı sayan adamı durdurmak olanaksız çünkü hem çok iri hem de çok sert bakışlı... ama ters adam o kadar da devrilmez görünmüyor. tamam benim kadar olmasa da, sen de akıllısın, hatta benden sonra en akıllı olan sensin ama o yedi kardeşe de ihtiyacımız var! yani, hem, yazık onlara... işte, diyorum ki, ikimiz bir olup, o ters adamı bir güzel hırpalayalım, ağzını bağlayalım ve gerekirse uzaklara kovalım. sayı adama dokunmayız, o çok kocaman ve işte, sert bakışlı, dediğim gibi... hem, bir de, bahsettim ya, otuz iki yaşıma gelmeden ona bir şey olsun istemiyorum. o kadar hesap yaptım, o anı uzun zamandır bekliyorum. zaten amaç yedi kardeşi kazanmak, değil mi?"
yine soru sormuyordu. ya da ben öyle algılamak istiyordum. bununla beraber bir öneride bulunduğu kesindi ve benim bir karar vermem gerekiyordu. sigaramdan derin bir nefes çektim ve yedi kardeşe ve iki aptala doğru baktım. ne anladı bilmiyorum:
"evet haklısın, daha zamanı değil... şimdi, hemen saldırırsak ters adam canımızı yakabilir. o halde planlar yapalım, zaman kazanalım..."
sigaramı söndürdüm ve gözlerimi kapadım. derin bir uykuya dalmadan önce, hayal meyal hatırladığım bin dokuz yüz doksan altıyı düşündüm.

çok yaşa!

1 y o r u m
önce burnum kaşınmaya başladı ve beni titretti; eh yapacak bir şey kalmamıştı: olanca gücümle hapşırdım. gözümü açıp elime, parmaklarımın arasından sarkan güne baka kaldım… hangi gündü ki bu?

aşkı öldüren meraktır

2 y o r u m
tüm eşyaları topladıktan sonra ailecek sahile indiler. çocuklar suya koştu; kadın adama sordu:
“kutuda ne var?”
“bırak şimdi kutuyu...” dedi adam.
“benden bir şeyler gizliyor olman beni üzüyor...”
“mutlaka sen de benden bir şeyler gizliyorsundur. ama canım bunlardan konuşmak değil; güneşlenmek istiyor....”
“güneşleniyoruz ya işte!”
“yani bunun zevkini çıkarmak istiyorum... gözlerimi kapamak ve hayaller kurmak istiyorum...”
“sonra da ıstakoz gibi yanacaksın ve yoğurt sürmem için bana yalvaracaksın...”
“ben de sana yoğurt süreceğim; bunlar karşılıklı olacak...”
“bana yoğurt falan sürmeyeceksin; ben güneş yağı kullanıyorum ve bilinçli güneşleniyorum!”
“n’apıyım benim öyle şeylere alerjim var.”
“o zaman, zamanında kalk! uyuyup kalma!”
“öf, tamam o kadar düşünüyorsan beni uyandır!”
“sadece o iğrenç yoğurdu sürmemeyi düşünüyorum!”
“iyi...”
“iyi tabii...”
çocuklar sudan çıktılar; kumla oynamaya başladılar. kadın kitabını okuyordu. güneş yakıcıydı...
akşam evde adam yatağında bağırıyordu:
“uyuyamıyorum! birisi hemen yoğurdu kapıp yanıma gelsin!”
kadın çocuklardan birine bir kase yoğurt verdi ve adamın yanına gönderdi isteksiz çocuğu.
üç dakika geçmemişti ki adam haykırıyordu:
“yavaş! daha yavaş sür şunu!”
diğer çocuk gülüyordu. yoğurdu süren çocuk da gülüyordu.
kadın onları odada yalnız bırakıp başka bir odaya geçti. kutuyu çıkardı ve kurcalamaya başladı. içerden adamın haykırışları, çocukların kıkırdamaları geliyordu.
kutunun nasıl açılacağını bilemeyen kadın kutuyu evirip çeviriyor ama bir türlü açamıyordu. açamadıkça da sinirleniyordu. bir vazo mu vardı; bir tabanca; eski sevgilisinin ya da –tanrı korusun- metresinin resimleri mi? kadın öğrenmek istiyordu.
sonunda bir bıçağın yardımıyla parçalarcasına açtı kutuyu . kutunun içinde kadının kalbi vardı. göğsünü yardı, kalbi yerine taktı. sonra doğruldu, bıçağa teşekkür etti ve kararlı adımlarla evden çıktı.
adam haykırıyor, çocuklar kıkırdıyordu.

güzel renkler

0 y o r u m
koltuğuna oturdu ve önünde duran cisme baktı. gördüğü kocaman bir kaya parçasıydı ve salonun ortasında duruyordu. kahvesinden bir yudum aldı ve kayaya bakmaya devam etti.

gece boyunca uyuyamamıştı. kısa süren düşlerinden bir tanesini bile hatırlayamıyordu.

çalan telefona kaydı bakışları. her kimse altıncı kez çaldırdığı halde vazgeçmemişti. ahizeye uzandı.

“efendim?”

ahizeyi yerine koydu ve bir sigara yaktı. kaya parçasına takıldı yine gözleri. neredeyse kendisinin yarısı kadar, üzeri yosunlu bu cisme dokunmak istiyor ancak cesaret edemiyordu.

eve gelen arkadaşıyla kayayı unufak ettiler. içinden bir şey çıkmamıştı. çekiçleri bir kenara atıp salonun ortasındaki yığını poşetlere doldurup dışarı taşıdılar. yorucu bir işti. kocaman bir kayayı parçalamışlardı.

akşam içkilerini içerken cismin nereden gelmiş olabileceğine dair öyküler uydurdular. sonra arkadaşı gitti ve o içmeye devam etti.

gece boyunca uyuyamadı ve hatırlamayacağı düşler gördü.

sokağın gürültüsüyle uyandı; yatağından çıktı; salonun ortasında kendine bakmakta olan zebrayı gördü ve mutfağa girdi. su ısıtıp kahve yaptı. elinde fincan salona geçti, bir koltuğa oturdu ve önünde duran hayvanı inceledi. zebra, pis kokusuyla öylece duruyordu. kahvesinden bir yudum aldı ve hayvana bakmaya devam etti.

sonsuzluk eksi bin kadar

0 y o r u m
karanlık. onun yüzünü görüyor. tiksintiyle bakıyor; elinde buzlu bir bardak. çıplak. onu görüyor, bir tren aniden duruyor ve bomboş kırda şakıyan kuşların sesi duyuluyor. hafiften esen rüzgar perdeyi kımıldatırken tren hiç var olmamışçasına yok oluyor. kuş da uçup gitmiş. uyurkenki melek görüntüsü azdırıyor onu: "tükürükler saçarak, salyalar akıtarak düzmek gerek senin bu masumiyetini, çığlık at sahtesinden!" diye bağırıyor içten içe. tiksintisinde tuhaf bir gülümsemenin gölgesi var. bardağı yatağın yanındaki sehpaya koyuyor ve onun yanına yerleşiyor. sırtüstü uzanıyor. uyuyan, yatağa birinin girdiğini bilinçsizce fark edip kıpırdanıyor. “onun bana dokunmasını istemiyorum.” kim söylüyor bunu? boşta duran pikeyle önünü örtüyor. nefes bile almak istemiyor. ama bir kol ve saçma sapan bir mırıltı karnına temas ediyor. göz ucuyla onun yüzünü görmeye çalışıyor. karnının üstündeki kol onu daha da terletiyor. kol yanıyor. tiksinti bu. nefesini tutuyor bir süre. odada küçücük bir çıtırtı. sonra yanındaki bedenin belli belirsiz nefes sesi. başka bir şey yok.
sehpadaki uzaktan kumandayı yavaşça alıyor. müzik setini çalıştırıyor. sesi sonuna kadar açıyor. odada kocaman bir ssssssss... şarkıyı ayarlıyor ve uyuyanın kolunu yavaşça üzerinden indiriyor. parmağı play tuşunun üzerinde. gözlerini kapatıyor ve hoparlörlerden yayılan tıss’lamaya alışıyor. alışınca kaybolur. aklında bir şarkı çalıyor. sanki gülümser gibi oluyor ama hayır: tiksinti. derin bir nefes alıp play tuşuna basmadan önce içindeki radyo programcısı şöyle diyor:

“sırada dj shadow’dan six days isimli şarkı var... hep beraber dinliyoruz...”

hafiften yükselir gibi başlayan yaylılar hemen kesiliyor ve hafif bir perküsyonun eşlik ettiği kesik tınılar muhteşem bir vokale zemin hazırlıyor. daha asıl ritim girmeden uyanıyor. yalan onun için “siksen uyanmaz” lafları... tamamen sersemlemiş. çevresine bakınıyor. çok karanlık. anlayamıyor ve korkuyor. yanında yatana bakıyor. o sanki hiçbir şey duymuyor. bu da ne ya, ne oluyor gibi bir şeyler söyleniyor ve omzundan dürtüyor yanındakini. ama o buz gibi. kımıldamıyor. uyandırmaya çalışıyor ama uyanmıyor. panikliyor ve ayağa fırlıyor. ışığı açıyor. sehpanın üzerindeki bardağın daha erimemiş buzlarına takılıyor gözleri. uyansana diye bağırıyor ama onu kimse takmıyor. şarkı en yüksek düzeydeki sesiyle odayı tamamen doldurmuş sanki. sarsıyor sırılsıklam bedeni ama tepki alamıyor. onun öldüğünü düşünmek istemiyor ve çok korkuyor. sarkan kolun gösterdiği kumandayı kapıp müziği kapatıyor.

“dj shadow’dan dinledik, six days... programımız bu şarkıyla sona eriyor, iyi geceler...”

onun odadan koşarak çıktığını anlar anlamaz yataktan fırlıyor ve ışığı kapatıyor. bu saatte nereyi arayacak bakalım diye keyiflenerek müzik setini kapatıp yatağa atıyor kendini. evin bir yerinden bir cam kırılma sesi duyuyor ve tiksinti hissi depreşiyor. onun yatağa dönmesini beklerken uyuyakalıyor.

hadi ayrılalım

0 y o r u m
zaman ve avcı:?
koşma! ter içinde kalmışsın. evet aşağı indi... metro sakindir şu saatlerde. çıkkar tabbancanı çabuk! ah pardon, çıkarmış hatta ateş bile etmiştin di mi? bunun ayrımına varamamış olmam mı kötü yoksa unutmuş olmam mı? bir silahın ortaya çıktığını görmek bile bir şeydir ama sen hatta o-hoo ateş bile ettin! tamam ben her şeyi halledeceğim sadece biraz yorgunum... kurşun onun şeyini, omzunu, evet omzunu, sıyırmıştı... şimdi ne yapacaksın, aferin yerdeki kan damlalarını takip et... en aşağı kadar inmiş galiba?
bak, sütunun dibinde durmuş çünkü orada kan daha yoğun. eğil ve parmağınla dokun kana... bu görüntüne bayıldım. parmağının ucuyla kana... gerçekten çok heyecan verici! tadına bakma sakın, her şeyi mahveder bu. tamam şimdi gittiği yüne doğru başını çevir... şahane! av ile avcı! ne kadar da güçlü görünüyorsun... kapana kıstırdın onu... dikkatli ol; ve damlaları takip et. zaten bunu yapmıyor muydun?
kanıyla iz bırakması kendi kendine ihanet.
ne kadar da yakın aralıklarla damlamış. yorulmuş?
bu da ne!
şimdi tabancayı tuttuğun elini başına götür ve namlunun ucuyla başını kaşı çünkü ne halt yiyeceğini bilemiyorsun. hah! sen orada kal bir süre, benim bir iki küçük işim var...
sütunun dibindeki kan birikintisinden itibaren dokuzuncu kan damlasından sonra, yani onuncu kan damlasında bekliyorsun. hatta dondun kaldın diyebilirim. çünkü o kan damlasını merkez alan her biri 26 santimetre uzaklıkta yedi kan damlası var, yedi ayrı yöne ilerleyen. sen şimdi orada öylece dur. tabancalı eli kafasında şaşkın öfkeli adam heykeli ol. artık beni ilgilendirmiyorsun; ben şimdi şu yedi cücelerle ilgileneyim. eh ben yediye ayrılabilirim ama sen de ayrılmaya kalkarsan işin ucunu kaçırırız... her neyse; bu kadar yeter.


zamansız av:?
1/7
nefretimle dişlerim iç içe geçip yuvarlandılar, sarı çizginin ötesine. yüksek voltaj elektrikli rayların arasına saklandım.

2/7
komik bir fıkra gibi kanalizasyona karıştı umutlarım ve midem. denize doğru pis bir yolculuk başladı; değil mi denize?

3/7
erdemlerim aklım ve zıpladılar reklam panosundaki kocaman cep telefonunun ardına. gizlesin beni her türlü diyalog şansı.

4/7
tembelliğim ve bacaklarım atmak istediler kendilerini sokağa... ikişer üçer çıktım yürüyen merdivenin basamaklarını.

5/7
intikam duygum ve gözlerim baktı geriye ve kan damlalarını takip etti. vurulduğum anla hesaplaşmaya zamanım olacak mı?

6/7
saldırganlığım ve yumruklarım kayboldu metronun karanlık tünelinde... kim unutur ki şöyle orta boy bir demir sopayı şurada bir yerde?

7/7
dürüstlüğüm ve kalbim tünel kazdı, metroya doksan derece muhalefet! geçmiş günlerin kurtçukları parmaklarımı ısırdı.

zaman:
buna izin vermemeliydim. ama sadece izlemek istedim. yedisi de kayboldu; diğeri metronun delisi olsun bana ne!
oradan uzaklaşıp başka birini aradım; bakalım ne olacak diye.