içbükey yanılsıma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içbükey yanılsıma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (ek: 7)

0 y o r u m
oyuk karanlığın
derinliklerine
kilitlenmişken gözleri,
hala üzerinde duruyorlardı
avuçlarının;
sökülen dişi ve tek dostu aynası !
bedensel ve ruhsal
manada,
simgesel bir çağrışım
gibiydi
onun adına …

aşamalı olarak dönüşüp
gelişiyordu arınma …
elinden alındığında
kılcal damarlar tarafından,
teorik varlığının
ruhsal manada ki simgesi:
derhal,
müdanesiz bir serbestliğe
evirildi bilinci …

zincirleme bir reaksiyon
akışı başlamıştı
ve maddi varlığının
bedensel manada ki simgesi:
avucunda,
bir tutam beyaz toza
dönüşüverdi
ve gittikçe şişen bedeni,
çürümeye bıraktı
kendini …

taze yaranın içine
bırakıldı
dikkatli bir itina ile …
o yaranın içinde
gizlenecekti
artık aynası !
çürüme hızlanmıştı
ve zaman yoktu,
kendi kabuğunu oluşturmadan
görmeliydi
el aynasının yansıttıklarını …

ayna,
genişledi ve inceldi …
yaranın çapı
ölçüsünde
ve kılcal damarların
reva gördüğü tahtında,
kocaman açtı
kısılmış gözlerini ve baktı …
eriyik cam sızan
yaranın içine !



“ siyahlar giyinmiş bir adam duruyor.
ortasından tramvay geçen caddede.

gecenin oldukça geç saatleri …
yanından ve çevresinden insanlar akmakta.

neden orada durduğunu hiç kimse umursamıyor.
dehşet uyandıran bir ilgisizliğin pençesindeler !

siyahlar giyinmiş adam, karşısında ki binalara bakıyor
ve o binaların arasında kalmış dar ve karanlık sokağa.

renkli ışıklarla bezenmiş bu kalabalık caddede,
orada kalmış, kısılmış ve ilgi uyandırmayan karanlık bir sokak.

hayatın önlenemez akışı ve döngüsü içerisinde; nefesleşecek
bir durak gibi, tuhaf sessizliği ve simsiyah karanlığıyla duruyor.

aniden hareketlenerek, yolun karşı kısmına geçiyor
ve günlerdir uzaktan incelediği sokağın tam önünde duruyor.

onda etkili olan ve karşı koyamadığı bir çekiciliği var.
sokağın aşağı doğru kavislenen ve karanlıkla bütünleşen yolu cezp ediyor.

ortasından tramvay geçen caddenin yansıttığı ışık,
sokağın yalnızca dört adımlık mesafesini aydınlatabiliyor.

süregelen yaşamı içine almayan saf ve katışıksız karanlık,
ışığın bittiği tam o noktada başlıyor ve fark edilmeyi hak ediyor.

zaman hızla akıp giderken; zihninde ki ikilem kendini,
karanlığı bilmenin dizginlenemeyen arzusuna dönüştürüyor.

yürüyor sokağın içine doğru
ve yavaşça yutmaya başlıyor karanlık.

teslim oluyor kendi iradesiyle karanlığa
ve siyahlar giyinmiş o adam;

nihayet
silinip, yok oluyor … ”


Hepsi Bu

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (ek: 6)

0 y o r u m
bedeni,
damarlardan pompalanan kanla
ağır ağır şişerken:
yükseldiğini hissetti
yavaşça …
ortasına doğru süzüldü
hiçliğin
veya niteliği yalnızca
nitelendirilmekle değişen
dinamiksel boşluğun …
ayak tabanlarından dökülen irin,
koparılıyormuş hissi uyandıran
kaldırılışına inat
sanki onu tutan son bağlardı
manevi alışkanlığına.

yükseldiği boşlukta
onu kavrayan kılcal damarlar,
ani ama bu kez bilinçli
bir düzenlilikle
birbiri üzerine dolanmaya
ve kısmen şekilsiz,
orantısız kıvrımlar oluşturma
çabası içerisine girdiler !

milyonlarca uçuşan kırmızı şeritler
dolanıyordu çevresinde !
şüphesiz
vücudunu delip giren
ve onu besleyen
damarlar haricinde …

nihayet
telaşlı bir düzensizliğin
hakim olduğu,karmaşık
fakat bilinç kokan
planlı oluşum yavaşlarken
sona doğru;
yüksekte asılı duran,
yapısal çarpıklığın
eşsiz bir örneğiydi …

iğrenti veren oyukları
ve sert, keskin
köşeleri hala
sonsuz sayıda kıvrılıp,
birbirine dolanan kılcal damarlar tarafından
biçimsel olarak
detaylandırılırken;
şekli ve tedirginlik veren yapısı,
korkuyla karışan bir huşu ile
yüceltilmiş mitolojik
değerde eski bir tanrının,
yüksek huzuruna layık
benzersiz bir tahtı
andırıyordu …

kesikler ve yarıkların
kapladığı vücudu,
bu güruhun tam ortasında
kısmen bükülmüş
ve kolları yanına açık
kavranmışken;
bileklerine dolanan damarlar
gerilerek sıktılar
acımasızca ve açmaya zorladılar
avuçlarını …

parmakları,
basınca dayanamayıp
kendiliğinden açılıncaya dek
direndi …

gözlerinin önünde
ve üzerinde asılı durduğu
biçimsiz tahtının
oluşturulduğu yöne bakan
etten duvar üzerinde,
aniden ince bir kan sızıntısı
ve o kanın içine karışan
bir miktar
irin akıntısının öncülüğünde;
dışa doğru kabararak
yarılan,
tiksinti uyandıracak ölçüde
çürük kokan,
dairesel ebatlarda
yeni bir yaranın açıldığını
fark etti !

(Devam Edecek)

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (ek: 5)

0 y o r u m
onlarca fısıldayan ses,
gürlerken göğsünde
çöktü ve kaldı dizlerinin üzerinde.
bedeni lime lime bölünüyordu
sanki …
ağrı tutarsız ve değişken
şiddetlerde vururken,
sönmüş ereksiyonuna takıldı
gözleri …
elinde taşıdığı aynasını yüzüne yaklaştırdı;
boş ve manasız medetler umarak
ve azı dişi sökülüp,
yuvarlandı ağzının içinde …

tarifi imkansız bir acı
şakaklarında patlarken,
inancı tamdı
yüksek sesle haykıracağına …
fakat
bakışları donuklaştı
ve irkildi şaşkınlıkla.
kendisi de hiç ummuyordu;
öğürtüler eşliğinde gelen
histerik bir kahkahanın,
gırtlağından kurtulacağına !

avucuna tükürdü ve çıkardı sökülen dişini:
üstüne yapışan
bir öbek salya ve bolca kanla.

kökleri kararmış dişi
bıraktı dilinin üstüne
ve yutmadan tutarken orada,
avucunda ki kanla karışmış salyayı
yavaşça sildi;
kasığına ve boynuna …

o anda dönüşüm başladı
kubbenin içerisinde
ve içindekinde kubbenin !

gürleyen fısıltıları bastıran,
şiddetli kopma ve yırtılma sesleri
doldu kulağına …
dilinde çevirdiği dişi
telaşla avucuna geri tükürürken
gözlerine inanmak istemedi;
çevresini saran etten duvarlardan
sökülüp yırtılarak,
üzerine yağan yüz binlerce
kılcal damarın bedenine dolandığına !

söküldükleri etten duvarlardan
koparmadan bağlarını,
ürkütücü bir hızla
aynı zamanda karmaşık
ama planlı bir devingenliğe sahip,
bilinç dışı motivasyonlarıyla
her yönden yağıyorlardı
üzerine …

vücuduna dolanan kırmızı şeritler gibi
sardılar tüm bedenini.
çok fazla direnç göstermedi
ve boynunu, sırtını, karnını
daha sonra da uyluklarını
delip giren binlerce kan toplamış
damara,
cesur bir yüreklilikle izin verdi !

milat kusan yaraları
artık göremiyordu;
her şey
kırmızıya kesmişti …

(Devam Edecek)

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (ek: 4)

0 y o r u m
fark ederek anladı ki;
tüm sorumlusu
yaralara gömülmüş aynalardı,
kulaklarını sağır edecek denli
sessiz fısıltıların …
çünkü:
bir adam ağlıyordu
çırılçıplak ve küvetin içinde !
kendine sövüp duruyordu.
ancak, anlaşılmayan
ve çatlayan
iniltiler eşliğinde.

bir başkası,
yürürken tekmeler savuruyordu
boyası dökülmüş duvarlara
ve çöp bidonlarına …
haykırıyordu bir yandan
fakat duyulamıyordu
öfkesinin detone tizliği
onlarca aynadan yankılanan
boğuk mırıltılar
yüzünden

diğeri,
geniş bir lavabodan taşırıyordu;
salyasıyla yoğunlaştırılmış
yeşilimsi gri
kusmuğunu …

şurada ki adam,
yüzünü buruşturmuştu acıyla
ama mutluydu
ve yarım bir gülümseme
oturmuştu muzipçe
çehresine …
ve bilecek olan dışında
hiç kimse bilmiyordu;
gömleğinin içine sakladığı
gülün,
dikeni batıyordu göğsüne !

anlaşılan, bütününde yaraların içindeymiş döngü …

biraz solda ki,
kıskanıyordu …

hemen yanında ki,
nefret ediyordu …

daha ötede ki,
itham ediyordu …

bu,
arkasından bakıyordu …

bu ise,
arkasından koşuyordu …

mümkün mertebe,
devinimsel hareket olanaklılığı
parçalıyordu zihni.

ve görebildiklerinin
neredeyse tamamı
buydu işte …
kabuklar tırmanırken
örtmek üzere,
eriyik cam sızdıran
yaraların içinde !


“ tüm istediğin,
artık saklanmaksa …
dışına değil,
içine örmelisin kozanı.

kendini,
uzunca bir süre
sakınabileceğin
tek yöntemdir !
dışına değil,
içine attığın ilmikler. ”

(Devam Edecek)

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (ek: 3)

0 y o r u m
değişiverdi aniden her şey,
dönüştü gözlerinin önünde
ve evirildi …
yürüdü biraz daha içeri,
şimdi kabuk bağladı görünürde ki yaraların üzerleri
ve birer birer soyulup döküldü,
diğer yaraların kabukları …
gittikçe daralan ve içbükey
bir açıyla ilerliyordu yoluna.

derken; tekrar değişti
ve evirildi her şey …
kılcal damarlar peyda oldu çevresinde;
takip ediyorlardı sanki
sinsice …
geriye dönüp baktı son bir defa
ve ilk kez gülümsedi;
içleri iltihap dolu ayak izleri
bırakıyordu ardında.

değişerek eviriliyordu her şey,
yeniden ve hiç durmadan …
boğuk mırıltılar yükseliyordu bir kez daha,
deltanın zirvesine.
altında gömülü fısıltılarla birlikte …
soyulup dökülen kabuklar,
azimle tırmanıp yeniden kapattılar;
eriyik cam sızdıran yaraları
ve biraz önce kabuk bağlamış
görünürdeki yaralar, açıldılar yeniden
birer birer …

bir kat daha arttı tedirginliği,
mutlak bir dinginlik
ve göreceli olarak,
şefkatin hakim olduğu bu yere
tekinsiz ve şüpheli fısıltılar doluşmuştu !
korkutuyordu onu
ve duymak istemiyordu.

soluk bir parlama,
nabız gibi çakıyordu
kabukları yeni dökülmüş
ve taze yaraların içinden …
aslında mırıltılar eşlik ediyordu,
her bir nabız atışına
parmaklarla oyulmuş kanıksanmış yaraların içinden …
ilerledi biraz daha
ve gördüğünde hiç şaşırmadı;
kristal çerçeveli aynaları
mübalağasız yansıttıklarıyla,
dönüşerek evirilen yaraların içinden …


“ tüm titizliğinle
sok neşteri ve kesip çıkar …
diyorum ki,
iğrentiyle kopartıp at !
inatla orada kalan
ve onu isteyen,
mesnetsiz
beyin kıvrımlarını

tutuyorsan bir kısmını
hala,
avucunun içinde …
koru mesafeni ki
yıkılmasın bağışıklığın,
siyah siyah akan
gözyaşlarına. ”


isteksizce baktı;
çevresinde bulunan onlarca
boğum boğum pörtlemiş ve kabarmış,
kör bir kuyunun
ağzı gibi dairesel
yaralara ve içlerinde paranoyakça gizlenen
kristal çerçeveli aynalara …

(Devam Edecek)

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (ek: 2)

0 y o r u m
adımları gittikçe yavaşlarken,
dolanıyor elleri tüm bedenine
ve usul usul
işiyor üstüne sıcak bir tazyikle;
gri bir cüppeyi andıran pardösüsü
parçalanarak
eriyip gidiyor üzerinden.

çırılçıplak kalan vücudundan
sarı bir buhar yükseliyor
ve yakıcı idrar kokusu karışıyor,
cüretkar cesaretinin içine !


“ şimdi anlıyor musun?
gördün mü plasentayı;
dengede duruyor
sopası ile,
göbek bağının üzerinde … ”


bir yandan, kabullenilmiş bir korku
sinmiş içine,
ama hala kafa tutuyor inkarın gerekliliğine.

işte şimdi gördü,
kaygılı adımlarının onu sürüklediği
devasa kapıyı …
çevresini saran uzun tüylerin örtmeye çalıştığı,
dikey olarak duran dev dudakları.
istemsiz bir ereksi yon yakaladı bedenini aniden
ve sertleşti.
kıstı gözlerini,
uzandı ve araladı kadife yumuşaklığında ki ağzı.
önce başını uzatıp baktı yavaşça
ve ardında bırakmadan aynasını,
girdi içine
sivrilmiş ihtirası ile …

vıcık vıcık bir sıcaklık dolanıverdi tüm bedenine,
irkildi ve aynı anda boğuk bir inilti kurtuldu gırtlağından.

ıslaktı,
tuhaftı
ve farklıydı
görülebilenler
nispeten aydınlıktı;
ancak bir mum ışığı kadar.


“ fark ettin mi?
kovalar dolusu sinek pisliği
taşıyan adamı.
hiçbir zaman izin verilmedi,
duvarı sıvamasına …

lâkin
bir güvercinin kanatlarına sahipti;
kovalar dolusu sıçabilen
o sinek de ! ”

(Devam Esecek)

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (ek:1)

0 y o r u m
DÖNÜŞ YOK



içimde !


yüzü bir ölünün teni gibi solgun beyaz …
birbirine dolanmış saçları, ifadelerden ifadeler karışmış
ve yerleşmiş altındaki yüzüne.
nefesi nefese geçiyor hiç beklemeden …


“ben mantığım
ve bilincim,
bilincindeyim bilincin
ve ben akılım,
türeviyim çığlığın. ”


kıpırtısız duruyor …
sol eli, baltanın sapını isteksizce tutmakla yükümlü.
kuru kabuklar yapışmış üstüne,
suçlar gibi.
hırıldıyor saldığı nefesi …


“deliliğim !
deliliğim: içinde boş kümeyim … ”


kurtarıyor sol elini yükümlülükten,
tutmuyor artık.
bekliyor kıpırtısız …
üzerinden akıp gidiyor;
yok ettiği bağımlılığının
ambalajlı sorumluluğu …


“kusurum ben,
kusurum: doluların kapsamında yalnızca boşalmışım !

artığım,
keza o artığın içinde evrenim ! ”



yürüyor üzerime bu kez,
elinde tuttuğu aynası ile.
temkinli yavaşlıkta adımları ele veriyor,
içinde barındırdığı ikircikliğin kaygısını.
bedenini hala muhtaç hissediyor aydınlığa.
olağanüstü bir çekiciliği var; karanlığa girmenin bir yandan !
bütünüyle içine girmenin hazzı …


“onun içiyim ve içindeyim.
belirgin bir biçimde:
işte o kubbeyim !

anlatılan;
en başında tülbentle yoğuran
elin tezahürüyüm. ”


sade zariflikte ki adımlarıyla giriyor.
kabulüm sarıyor birden tüm bedenini.
içimde ki içeride yol alıyor artık …
korkularla dopdolu kafası.
Fışkırıyor teri tüm gözeneklerinden;
mavi bir şüphe, dönüştürüveriyor kimyasını
vücudundan sızan ekşi akıntının …


“paraşütle iner
dışarıda yağmur damlaları …

ve ben çukura yükselirken …
beyaz atın nuru ile. ”


bir çocuk gibi titriyor.
kontrolsüz ve şefkate muhtaç …
neredeyse geriye doğru giden adımları,
korkak ve gönülsüz.
hissetmiyor beni,
benim onu hissettiğim gibi …
senin müşfik karanlığın bu,
kavra !


“farkıma var;
yukarıda, başının üzerinde
salınıp duran bir sarkaç mıyım?

peki zaman nerede?

yoksa,
savrulurken
başını da alıp giden bir balta mıyım?

bil önce
ve
ver kararını …
yalnız, unutma:
tut iki elinle
sımsıkı
çanağı;
kanın dökülmesin
basacağın yere. ”


(Devam Edecek)

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada başladı

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (3/4)

0 y o r u m
günler birbirini kovaladıkça, o geçen zaman diliminde, hiçbir şeyin aynı kalamayacağı fark edilmeye başlandı; aralarındaki iletişim artık eski çocuksu heyecanından çıkmış, donuk, güvensiz ve aralarda imalı sözcüklerin okunduğu manalı göndermelerle dolu tuzak kokan konuşmalara dönüşüvermişti.neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

İkisi arasındaki o olağandışı - kızın tülden olması sebebiyle – büyülü bağ birdenbire kopuvermiş gibiydi.coşkuyla paylaşılan onca zaman ve istekli bir hevesle anlatılan eski tecrübeler, hikayeler sanki hiç yaşanmamıştı.

birbirleri için tekrar özlemsiz iki yabancıya dönüşmüşlerdi.Hezekel’in fazlasıyla kırılgan ruh yapısı, onu bu yeni durum karşısında savunmasız bir konuma doğru sürüklemiş; tamamıyla içedönük ve suskun biri haline getirmişti.

bu ani değişim beni de afallatmıştı; sorunun kökeninde yatan nedeni en başında algılayamadığım ve ayrıntıları gözümden kaçırdığım için, kimin haklı kimin haksız olduğu konusunda bir değer yargısı üretemiyordum.önceleri aralarında ki bu soğukluğun ufak bir anlaşmazlıktan kaynaklandığını umarak çok da üstünde durmamıştım ama ilişkilerinde giderek artan gerginlik ve Hezekel’ de oluşmaya başlayan değişimler beni oldukça kaygılandırmaya başlamıştı.

bıkkın bir ruh haliyle, beklemediği bir ihanetin muhatabı olmuş gibi … aslında daha az dramatize etmek gerekirse; savaş alanından yenik çıkmış bir asker edası ve şaşkınlığıyla kararmış yüzü, hayal kırıklığı ve mutsuzluktan ötürü iyice uzamıştı.bedeninin iki yanından sarkan kolları işlevsiz iki uzuvdu sadece.gözkapakları yarıya kadar kısılmış, bakışları yaşadığı beklenmedik şokun donuk birer resmi gibiydi.hiç konuşmuyor ve belki de dinlemiyordu da …

‘Kirpi’ sanki umursamıyordu … olacakları önceden tahmin etmiş gibiydi … çoğu zaman, geldiği şekilde süzülerek geri gidiyordu …tepkisizdi.

ziyaret süreleri giderek kısaldı ve tül elbiseli kız artık bize daha az vakit ayırır oldu.garip bir gizeme sahipti.

varoluşu bir aldatmacadan ibaret olsa da … şüphesiz onda,çevresindekilerde ilgi uyandıran bir şeyler vardı; onu çekici kılan görünmeyen bir gizeme sahipti.bütününde koca bir hiçti ama o hiçliği beceriyle örtebilen zarif bir kamuflaj giyiyordu üstüne.

bir amacı var mıydı … ya da Hezekel, eğer varsa bu amacın ne kadarını kapsıyordu bilemiyorum.takdir edersiniz ki, ileriye dönük tasarlanmış planlar yaşlı bir çınarın ilgisini pek çekmiyor.

Hezekel’ de ki yıkım göz ardı edilemeyecek kadar belirgindi.

nihayet tül elbiseli kız, epey seyrekleşen ziyaretlerinin sonuncusunda, boş gövdemin kovuğuna küçük bir el aynası bıraktı ve bir daha hiç geri gelmedi.Hezekel, bir daha onu göremeyeceği endişesiyle ısrarla yolunu gözlemeye devam ediyordu.kızın geliş yolu üzerinde ki tepeyi daha iyi görebilmek için en yüksekteki kalın dallarıma tırmanmaya çalışırken, onun içime bıraktığı aynayı - güneş ışığının aynada ki ani yansıması sayesinde – buldu ve onu şaşırtıcı bir özenle içimden çıkardı.

onu, geliş yolu üzerinde ki tepeye doğru yürürken seyrettim … elindeki aynayı önce merakla inceledikten sonra gri pardösüsünün iç cebine koydu ve tepenin arkasında gözden kayboldu.bu son ziyaretlerinden biriydi.

gri-yeşil gökyüzü!

yıkılmamdan hemen önce berrak maviydi oysa …

onun altında gerçekleşiyordu; olan ve süre giden her şey …

aklıma gelmişken … hiç dokunmadı ona; bunca zaman, hiç dokunmadı …

tül elbisenin içindeki boşluktan sormuştu ona:

“ artık benimle neden hiç konuşmuyorsun?ne oldu? ”

“ beni yakıyorsun … ”

demişti ona … kısa ama her şeyi netleştiren bir yanıttı.

tüm yontulmalar acı vermek zorunda mı?

sizce …

Bölüm Sonu

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada başladı

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (3/3)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada başladı


içim her ne kadar boşalmış olursa olsun; beni ben yapan gövdemin ihtişamlı varlığı, bir çınar ağacı olarak benim bu kırda varolan tek ağaç olduğumun reddedilemez bir kanıtıydı.

nedenini bilemediğim bir sebepten ötürü sonumu hazırlayan o eyleme kadar, görülebilen ve tartışmasız hissedilebilen gövdemin yadsınamaz net varlığı, çevremi dolduran olağanüstü doğanın bir nevi tamamlayıcısıydı.

çürüyüp boşalmış içimde koca bir boşluk olmasına karşın, o boşluğu içinde tutabilen, saklayabilen güvenilir bir gövdeye sahiptim.

sözümün özü şu:

içimde oluşan boşluk, hiçbir zaman beni kapsamadı.buna izin vermedim.buradaki kritik nüansı bilmem anlatabildim mi?

ona gelecek olursak …

‘Kirpi’ nin varoluşunun temel dayanağı onu kapsayan kendi boşluğuydu.hiçliği tarafından yutulmuştu.içinde büyüyen boşluğu kontrol edip dizginleyebilecek akli bütünlüğe sahip değildi.yok oluşuna teslim olmuş ve sonunda silinmişti.

dolayısıyla artık varlığını kanıtlayabileceği başka şeylere gereksinimi vardı.o zarif, harikulade tül elbiseyi bu yüzden giyiyordu.fark edilmeye ihtiyacı vardı.görülebilen yalnızca tül elbiseden yansıyan vücut kıvrımları da olsa, buna muhtaçtı.

fakat onu arzulayacak herhangi birinin istediğinde dokunabileceği bir bedeninin olmaması asla değiştiremeyeceği bir gerçekti.

Hezekel’in o ahenkle salınıp duran tül elbisenin içinde ki boşlukta ne gördüğünü hiçbir zaman anlayamadım.gözlerini bu zarif tülden kızın üzerinden alamaması, hayranlık dolu bakışları onun gerçekten de görüp görebileceği en harikulade varlığa baktığını size düşündürür ve şaşırıp kalırdınız.onun bu gerçeküstü bilinci, hayatı sadece o bilincin sınırları çerçevesinde yaşayıp algılaması ve kısmen değersiz bulması ya da en basitçe bilinen ve kabullenilmiş normları, anlamları bile kendi mantık süzgecinde eğip bükmesi, çarpıtıp başkalaştırması ve rayından çıkarmasını bazen anlaşılmaz, yorucu hatta ürkütücü bulurdum.

böyle anlarda, Hezekel’in de o tül elbiseyi aslında bir bedenin taşımadığını bildiğini fakat bunu kabullenmektense hayalinde oluşturduğu bir tanrıçayı, bakmaya doyum olmayan tül elbisenin içine sokmayı tercih ettiğini düşünürdüm.

iyimser ve mantıklı bir yaklaşım değil mi?kabul edilebilir bir açıklama; en azından geleneksel mantığın öngördüğü ölçüde.

aynı mantık kalıbında açıklayamadığım şey ise, tül elbiseli kızın sesini Hezekel’le birlikte benim de duyduğum gerçeğiydi.narin ve kırılgan tondaki sesini, havada süzülüp salınan tül elbisesinin içindeki bomboş hiçlikten duyuyor ve kız konuşmaya başladığında ses rengini eski ve unutulmuş bir ezginin kulağa hoş gelen armonisi kadar melodik buluyordum.

tuhaf ve korkutucu!

seksen iki yılı devirmiş bir çınarın bile, şu uzun ömründe açıklayamayacağı türden paranoid kesitler yaşanabiliyormuş demek ki …

(Devam Edecek)

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (3/2)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada
üçüncü bölüm burada başladı


Hezekel yorulmaya fırsat bile bulamadan, içi çürümüş yaşlı gövdemin kuru dalları çoktan toprağın üzerine serilmişlerdi!

hep taze tutmaya çalıştığım hafızamda, bu duruma sebep olarak gösterebilecek bir gerekçe bulamıyordum.ondaki bu ani kararlılığın nedenini mantığım bir türlü kabullenemiyordu.

sırtını yaşlı gövdeme her yaslayışında parçalanmış ve bloke edilmiş ruhunu benim sayemde arındırdığını söyler hatta bu arınmanın kendisinde, hayata gözlerini yeni açan bir bebeğin henüz pişmanlık yaşamamış yüreği kadar saf bir başlangıcı hissettirdiğinden bahsederdi.

neden ve kimden uzaklaştığını bilmediğim için neyi kastettiğini de anlayamazdım.

hiç kimseyle çok fazla konuştuğuna şahit olmadım.çoğunlukla kendi kendine mırıldanır dururdu.benimle konuşmadığı o anlarda iyice sessizleştiğine ve içine döndüğüne tanık olurdum.sanki kendisi için var ettiği spontane bir öfkesi vardı; çözemiyordu, yansıtamıyordu, büyümesini engelleyemiyordu …

içinde barındırdığı öfkeyi besleyen bu kasvetli sessizliğinden sıyrıldığı anlarda Hezekel; oldukça konuşkan, şaşırtıcı ama tutarlı bir ölçüde neşeli ve hemen her şeye karşı ilgili olabiliyordu.böyle anlarda etkileyici bir ses tonu kullandığı konuşmalarında, hemen fark edilen entelektüel bir dikkat ve bütün konulara yaklaşımındaki farklı görüşleri göze çarpıyordu.

fakat Hezekel’in muhatabı üzülerek belirtmeliyim ki ben olmuyordum.

sık aralıklarla olmasa da, beni ziyarete gelen genç bir kız Hezekel’in deyim yerindeyse, bülbül gibi şakımasını sağlıyordu ve o kıza ‘Kirpi’ ismini vermişti.

‘Kirpi’ daima beyaz tülden uzun bir elbise giyerdi.başı da dahil olmak üzere vücudunun bütününü saran bu zarif tül elbise, onun harikulade hatlarının tüm güzelliğiyle sergilenmesini sağlayacak bir biçimde tasarlanmıştı.o kadar güzel bir elbiseydi ki; yalnızca onun için dikilmiş, onun dolgun ve biçimli vücudunu en zarif ölçülerde örtecek bir ustalıkla dokunmuş gibiydi.

muhteşemdi ve etkilenmemek mümkün değildi!

ve sonra …

sonrası biraz tuhaf, çünkü:

yok!

tül elbisenin sergilediği bu olağanüstü kıvrımları taşıyan bir beden yok …

sadece boşluk!

Tül elbisenin içi her zaman bomboştu.onu taşıyan bir beden olmaksızın buraya kadar geliyor ve Hezekel’in yanı başına oturup, onunla sıkılmadan saatlerce sohbet ediyordu.

Hezekel beni devirdiği ana kadar ben bir çınar ağacıydım; yaşlıydım ve doğam gereği gövdemin tüm içi önce çürümüş daha sonra ise bütünüyle boşalmıştı.

tülden bir elbise giyen bu kızın da, konuştuğunda duyulabilen bir sesi ve harikulade güzelliğinin zarafetini yansıtan biçimli kıvrımları vardı.ama bu kıvrımları taşıyan bir gövdesi yoktu.elbisesinin içinde varolan yalnızca koca bir boşluktu.

eğer bu noktada, ikimiz arasında bir benzeşim olduğunu düşündürdüysem; bana kalırsa sözde bu benzerliğin, oldukça yüzeysel bir paralellikten kaynaklandığını söyleyebilirim.

gerçekçi olmak gerekirse, tülden elbise giyen kızla aramızdaki zıtlıklar daha net ve inkar edilemez bir boyutta.

açıklamama izin verin …

(Devam Edecek)

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (3/1)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada

Her kim şu dört şey üstünde düşünürse,
hiç doğmamış olması daha iyidir:
yukarıda olan, aşağıda olan,
önce olan ve sonra olan.

-Talmud, Hagigah 2.1-


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : “ YOK ”


“ mavi gökyüzü
gözlerin ekmeği! ”

demişti Hezekel.haykırmıştı aslında …

geniş gövdemin altında, nereden edindiğini bilmediğim kitabını okurken birden bağırıvermişti.

bende geri kalır mıyım? coşkuyla dallarımı sallayıp, yapraklarımı hışırdatarak onun heyecanına katılmış ve birkaç sivri uçlu yaprağı da cömertçe önüne dökmüştüm.

eğer bu çevrede benden başka ağaçlar da olsaydı; bundan eminim, o gün epey bir yaygara kopardı.

mavi gökyüzü!

onun altında değil mi olan biten her şey; tüm birikimler ve acı veren tüm yontulmalar.

şimdiye dek; bu yemyeşil kırın ortasında kırk metre kadar göğe yükselen yalnız ve yaşlı bir çınar olmam sebebiyle, Hezekel’in buraya gelerek benim bu tek başınalığımı paylaştığını düşünürdüm.

ve yanıldığımı sanmıyorum.yalnızlığı sevdiğini hissediyordum.

bence aramızda ki bu güçlü bağın gerekçesi de buydu: yalnızlık …

bana gelince; ucu bucağı olmayan bu kırda, seksen iki yılı devirmiş bir çınarım.çevremi dolduran başka ağaçların olmamasından kaynaklanan hırslı bir motivasyon neticesiyle heybetli bir görüntüm vardır.bu görüntüyü tamamlayan gövdeme ve dallarıma yeşilimsi bir gri renk hakimdir.açık yeşil renkte ki yapraklarımın uzunlukları enlerinden daha fazladır.

biz çınarlar, genç yaşlarımızdan itibaren hızlı bir büyüme sürecine girer, çabuk serpilir ve palazlanırız.yaşımın geçkinliğinden de anlaşılacağı gibi oldukça uzun ömürlüyüzdür.

kabul etmeliyim ki eskiye kıyasla canlılığımdan çok şey kaybettim ve artık gövdemin yansıttığı renkler daha soluk … kabuklarım küçük levhalar halinde kalkmaya başladı ... ardımda bıraktığım yılların benden götürdüklerini yadsıyamam.artık genç bir çınar değilim; gövdemin içi çürüdü ve boşaldı.ne yalan söyleyeyim, son yıllarda biraz da kamburlaştım.

fakat çınarlar oldukça dayanıklıdırlar; kolay devrilmezler, gövde genişliği bir çınarı ayakta tutar.bende dayanıyordum ve henüz devrilmeye hiç niyetim yoktu.

aklıma getirmek bile istemediğim bazı felaketler dışında bu böyle devam edecek diye umuyordum.

ne büyük sürprizdir ki, bende ki bu güçlü devrilmeme inadını haince sabote eden kişi Hezekel oldu.

buz gibi bir kararlılıkla üzerime yürürken, elinde tuttuğu baltayı acımasızca gövdeme indirdiğinde en derinlerde ki köklerimden, gökyüzüne uzanan en uçtaki dallarıma kadar acı içinde sarsılmıştım.

kendi felaketimle beni yüzleştiren kişi, aynı zamanda sevdiğim ve güvendiğim kişiydi.

( Devam Edecek )

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2/8)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada başladı


“ … ”

“ ‘hayata dahil olmak’ adına gülen bir yüzün maskesini suratıma yerleştiremiyorsam; neden ben de, aynı sebepten ötürü sahip olduğum maskeyi çekip çıkarmıyorum ki yüzümden, diye düşündüm!
ancak o zaman Ötedost’un anlatmaya çalıştığı bu kanıksanmış realitenin içine girer ve bu sayede başarabilirim sandım.
çok geçmeden yanıldığımı anladım.
sahip olduğum o maskeyle, Ötedost’un bahsettiği ‘dahil olamadığımız realite’nin dışında olduğum bile şüpheliyken … yani o türden bir izolasyonu içimde hissetmiyorken benim ‘hayata dahil olma’ mantığına tutunarak, bu anlamda çaba sarf etmem yalnızca çok gülünç bir hataya dönüşmüş olurdu.
öte yandan, {içeri}de tutunabilmemin en temel koşulunun beni ben yapan maskeyi daima yüzümde taşımam gerekliliğinin bulunması da bir başka gerçekti.onsuz {içeri}ye sığınmam mümkün olmazdı.
bilmem anlatabildim mi? ”

Hezekel hakkında yanıldığımı hiç düşünmemiştim.daha önceleri hep bu konu hakkında konuşmaktan kaçınmış ve önemsizmiş gibi davranarak konuyu bir anlamda kendi içinde anlamsızlaştırmıştı.bu durumu anlaması ve benimle paylaşabilmesi gerektiğini söylediğim zamanlarda, genellikle öfkelenir ve merak ettiğim şeylerin sıradanlığından şikayet ederdi.bize bir faydası dokunmayacak hiçbir şeyden bahsetmememizi ister ve kendisi de bu ritüele sonuna kadar bağlı olmaya çalışır ya da benim böyle düşünmemi beklerdi.

fakat şimdi, beni şaşırttığını açık yüreklilikle söylemeliyim … bir şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincine vararak mı yoksa bu konu hakkında ki ısrarlı tutumumdan sıkıldığı için mi bu dürüst itirafı yapma gereği duydu bilemiyorum.ama hangisi olursa olsun, kendisi hakkında ki bu şeffaflığı ona geri dönüşümü de aynı oranda muazzam bir gerçekçilikte olacaktır.

İtiraf etmeliyim ki, Hezekel için bu sürenin biraz daha zaman alacağını düşünüyordum ama öyle olmadı … sözünün bittiği yerde onun için arınma başladı!

bir anda, {içeri}nin koyu karanlığının derinliklerinden onlarca sesin fısıldaşma yankıları duyuldu.hiçbiri anlaşılamayan, birbiri içerisine karışan, dolanan ve hatta birbirlerinin üzerlerini örten fısıltılardı bunlar!korkudan gözleri büyüyen Hezekel önce tiz bir çığlık attı, sonra ümitsizce saklanacak delik aradı … tabi ki yoktu … arkasındaki duvarın dibini eşelemeye başladı telaşla … {dışarı}ya kaçmayı umut ediyordu.

fısıltılar yerini aynı yoğunlukta ki mırıltılara bıraktı … bir süre sonra da o mırıltılar yerini tekdüze bir -mmm…- tonuna terk etti.

bu ani değişiklik Hezekel’i oldukça şaşırtmış ve panikletmişti; beni fırlatıp atmaması ise neredeyse bir mucizeydi, ona var gücümle seslendim … hemen yanına bir yere hoyratça bırakıvermişti.

aradan epey bir süre geçmesi gerekti ama sonunda beni duydu ve yeniden eline alp yüzüne yaklaştırdı.çok korkmuş görünüyordu ve yüzünden fışkıran terler yüzünde boncuk boncuk akmadan duruyorlardı.

onunla konuştum ve sakin olmasını, hiçbir şey yapmadan yalnızca beklemesini söyledim. zor olsa da beni dinledi, sakin davranmaya çalıştı ve olacakları beklemeye koyuldu.

karanlığın derinliklerinden artık yalnızca boğuk ama ritmik bir -vum…vum!- sesi duyuluyor ve bu sesle karanlık sanki bütünleşmişçesine, sesin o ritmik vuruşlarına uyarak gölgenin yapısı genleşiyor ve varolan o karanlık kütlenin içinden nabız gibi atan belli belirsiz bir uzam seçiliyordu.

nihayet boğuk nabız sesi de giderek yavaşladı ve durdu … hemen ardından çok şaşırtıcı bir şey daha oldu … Hezekel’in bilinmezliği yüzünden oldukça korktuğu ama aynı zamanda hemen yamacında huzur bulduğu {içeri}nin karanlık gölgesi yavaşça, beş veya altı adım kadar geri çekildi!

ardında bıraktığı alanda, kaynağı belirsiz parlak bir ışığın aydınlığı peyda oldu!

sırtını arkasında ki duvara neredeyse onunla bütünleşmek istermişçesine şiddetli bir korkuyla yaslayan Hezekel, bu beklenmedik ani değişikliğe bir anlam bulmaya çalışadursun; şimdiye dek {içeri}nin o yoğun karanlığı içerisinde varolan ve barınan kimi detaylar, (en azından küçük bir kısmı) artık gizlenme nedenlerini umursamaksızın göz önüne dökülmüşlerdi!

örneğin: asla kesin bir fikre sahip olunamayan {içeri}nin mekansal boyutları hakkında simdi bir şeyler söylene bilinirdi.aydınlık sayesinde bizimde var olduğunu tahmin ettiğimiz yan duvarlar net bir şekilde görülüyordu ki karanlığın hala hakimiyetini koruduğu on adımlık bir mesafeye kadar geçerli bir görüş alanıydı bu maalesef.bu sayede {içeri}nin görülebilen tahmini genişliğinin, en fazla sekiz adım civarında olduğunu fark etmişti Hezekel.

ayrıca sırtını verdiği duvara kıyasla daha biçimsiz, kararmış lekelerle bezenmiş iki yan duvar üzerinde, iğrenç kıvrımların ve kabarıklıkların da bulunduğunu gördü.binlerce şekilsizce kıvrılarak, bükülerek ve birbiri üzerlerine dolanmış solucanları andıran kabarıklıklardı bunlar ve bazen belli belirsiz de olsa kıpırdanıyor ve yer değiştiriyorlar gibiydi.

daha fazla bakamadı; gözlerini önüne doğru kaçırdı ve hemen orada, karanlığın geriye çekilerek terk ettiği yaklaşık on adım mesafelik dar alanda, fırlattığı renkli çakıl taşlarının arasında, yerde boylu boyunca uzanan kalın saplı baltayı gördü!

emin olabilmek için doğruldu, ayağa kalktı … doğru görmüştü … gerçekten de çakıl taşlarının arasında, sapı kendine dönük vaziyette bir balta duruyordu!

Hezekel o tarafa doğru dört adım kadar yürüdü … durduğu yer, benim ona sağladığım lokal yaşama alanının tam sınırıydı … bir süre orada bekledi … ufak bir tereddütten sonra, beşince adımla o sınırı ihlal edip aydınlığın izin verdiği ölçüde varolan yeni yaşama alanının içine girdi!

birkaç adım daha atıp, eğilerek baltayı yerden aldı … elinde tutarak öylece bekledi bir süre … sonra başını yukarı kaldırdı … üzerini örten kubbe, içinde bulunduğu parlak aydınlıkta bile silik bir siluet gibi duruyordu …

donuk ve silik bir silueti andıran kubbenin, içini dolduran sessiz fısıltılar … boğuk mırıltılar …

söyle bana Hezekel!

şimdi bu, çok mu manasız …

Bölüm Sonu

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2/7)

1 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada başladı

sonra aniden, fikir değiştirdi ve sitemkar bir üslup kullanarak kendine bir tür savunma pozisyonu aldı.sanırım onu biraz panikletmiştim.

“ sana daha önce de defalarca söylediğim gibi, bunu konuşmak yararsız;hatırlamıyorum bile … neden soruyorsun bana bu soruyu? ”

“ Hezekel, hatırlamana yardımcı olabilirim;beni dinlersen eğer … bak … bana kalırsa, Ötedost’a yaptığın şu uzun ziyaretten önce o etler hala yüzündeydi değil mi?şimdi, eğer düşünürsek … ”

“ bu çok saçma!nedensiz ve boş suçlamalar yapıyorsun … Ötedost’u yeterince iyi tanımıyorsun ve belki de beni bile zannettiğin ölçüde tanımıyorsun! ”

“ belki haklısın … sadece ruhuna bakmakla yetinmemeliyim ama karanlığında sakladığın sırları, bana sen göstermeli ve cesaretle onların üzerine gitmelisin!çünkü o karanlığın barındırdığı sırlara ulaşmak benim yeteneklerimi aşıyor, onları sen yarattın, sen gömdün ve sen unutmayı seçtin!

lanet olsun!ben kimseyi suçlamıyorum!

Ötedost’u hiçbir şey için sorumlu tuttuğum da yok, senin farkına varman gereken … sadece … kendine bunu yaptığın o zaman dilimi içerisinde, {dışarı}daydın ve çok uzunca bir süre orada kaldın … anlamalısın artık; yarattığın bu keder ve öfke patlamalarının sonuçları, yalnızca seni bağlar ve tabi ki tek sorumlusu da sensin … kesinlikle bir başkası değil! ”

uzunca bir süre suskun kaldı,sol eliyle saçlarını çekiştiriyor ve avuçlarının arasına alıp güçlüce sıktıktan sonra gerisin geriye parmaklarına dolayıp karıştırmaya başlıyordu.

beni yüzünün önünden indirmişti …hala sağ eline duruyordum … çok tedirgin görünüyordu … gözleri {içeri}nin o yoğun karanlığına sabitlenmişti … bakışlarında daha önceye kıyasla, karanlığın içinde barındırdıklarını öğrenmek istemesinin şevki, ihtirası ve açlığı net biçimde görülebiliyordu … korku yine vardı ama merak sanki baskın çıkıyordu.

bir yandan da kuşkuluydu ve emin olamıyordu.dağılmanın eşiğine gelmişti!

o an anladım ki, kendisi hakkında verebileceği bir cevabı gerçekten yoktu, tamamıyla kaybolmuştu … zihninde benliğinin ufak kırıntıları hariç geriye hiçbir şey kalmamıştı!

kırmızı kaplı defteri, onun elle tutulur somut hafızası ve bilincinin güvenilir bir rehberiydi yalnızca …

kararımı verdim …

ilerlemesi ve gölgenin içine girmesi gerekiyordu, yoksa kaybolup gidecek hatta kendisi de gölgenin içinde ki sırlardan biri olacaktı!nasıl ikna edebilirdim onu!

korkuyor ve çekiniyordu …

endişeliydi :bilmek istemekle, bilmemeyi tercih etmek arasında ki ikilemde gidip geliyordu.

öte yandan, birisinin -hadi!- demesini bekler gibi bir hali de vardı … bu yüzden öncelikle biraz cesaretlendirilmesi gerekiyordu ki, bunu yapabilecek tek nesnel varlık da bendim.

ne kadar tuhaf …

yani kendimi, asla bir (obje) olarak niteleyememem; üstelik, aynı oranda tuhaf olansa, Hezekel’in de hiçbir zaman kendini bir (insan) olarak niteleyememesi ve bu iki nitelik karmaşasının paralelinde, birbirimize şaşılacak denli benzeşmemiz …

aniden beni, tekrar yüzü hizasına kaldırdı … gözlerinde farklı bir kararlılığın ışığı parıldıyordu … meydan okumaya hazır gibi bir hali ve artık içinde tutmaya gerek görmediği eski bir suçun itirafını yapacak olmanın rahatlığı da yüzünde rahatlıkla okunuyordu.

“ maskemi … ”

dedi … sustum ve yalnızca dinledim.

“ yüzümde ki maskeyi çıkarmaya çalışıyordum … ”

( Devam Edecek )

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2/6)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada başladı

“ aslında en saygın yöntemin hala yazmak olduğunu düşünüyorum …Ötedost’un yazını kendi doğrusundan yola çıkıp adım adım okuyucusunu önceden belirlenmiş bir çözüme doğru ulaştırmayı başarıyorsa da, hiç kimseyi zorla bu çözümün esiri de yapmıyor.
yalnızca, kendi mantık süzgecinde arıtılmış fikirleri en nahif ölçülerde vererek okuyucusunun doğrusuna hiç karışmıyor … ”

“ çelişkili konuşmuyor musun Hezekel? ”

“ evet … nihayet beni anlamaya başladın sevgili El Aynası … şimdi çeliştiğim noktayı bana açıklar mısın lütfen … ”

“ kinayeli konuşmana bakılırsa, neredeyse bu çelişkiyi bilerek yarattığını söyleyeceğim. biraz önce hikayenin aşk olgusunu neticeye bağlayan kısmında, benliğin izolasyonunu sağlayabilecek … öykünün üslubuna göre, bireyin(tek parça) kalabilmesinin koşulu olarak bir hedef gösterildiğini ve dünyanın mantıkla işleyen matematiğine geçebilmek uğruna dayatılan bir çözümün, asla tutarlı bir öngörü olamayacağını söylemiştin.
hedefi işaret edilmiş bir yazıda, okuyucunun doğrularına karışmadığını iddia etmek kendinle çelişmek değil mi sence? ”

“ kesinlikle hayır! bütün fikir ayrılığı da tam bu noktada başlıyor … bak, Ötedost’la ayrıldığımız nokta şu ki: hikayede aşkın tanımlamasını yaparken izlediği yöntem, aşkın iç mantığında yatan çözümsüzlüğünün karmaşasının içinden bir çıkış yolunu hikayenin içinde vermek zorunda kalması ve bence bunun asıl sebebi ise, hikayenin aşkı rasyonel bir mantık kalıbına oturtmaya çalışıyor olması … benim fikrim, aşkın kesinlikle rasyonel bir mantık kalıbına oturtulamayacağı yönünde!
böyle bir şey kesinlikle mümkün değil!
ama hikaye, okuyucusuna vaat ettiği çözümü, rasyonel mantık çerçevesinde bir hedef belirleyerek anlatmak zorunda bırakıyor kendisini …

bir taşı, sabun köpüğünden oluşmuş bir baloncuğun içerisine hapsetmeye çalışmak gibi bir şey bu!
üstelik aşkın, ağırlığı veya hafifliği bile kestirilemezken; aşk, baloncuk mu yoksa taş mı?
belki de taşı o baloncuğun içerisine koyup, havada süzülmesini bekleyen mantığın ta kendisidir aşk! ”

bir süredir ayaktaydı ve ufak adımlarla bir ileri bir geri yürüyerek konuşuyor, bazen de gözleri, {içeri}nin o koyu karanlığına takılıyor ve konuşmasını öyle sürdürüyordu.bunu yaptığında, sesinde ki merak ve endişe tonu fark edilir derecede artıyor ve yüzünün her bir köşesinde ki çizgiler, izler, lekeler iyice belirginleşerek ortaya çıkıyordu.

ayrıca yüzünde belirgin bir şekilde onaylanmak isteği göze çarpıyor ve konuştuğu şeylerde ki haklılık payının ne kadar yüksek olduğunun kendisine açıkça itiraf edilmesi arzusu da çok yoğun olarak kendini belli ediyordu.

Binlerce yıldır deşifre edilememiş bir hiyeroglif yazıtını, nihayet çözmeyi başarmış da bu konu üstünde ki gayreti için övülmeyi beklermiş gibiydi.

Bir türlü farkına varamadığı şey ise, gittikçe kendinden uzaklaştığı ve zihnini karmaşık problemlerle yükleyerek asıl çözülmesi gereken sırları kamufle ettiği gerçeğiydi.

onu sırlara yönlendirmeliydim … {içeri}nin karanlığında yatan gömülü sırlara!

düşünüyorum da, nasıl olur da bir kişi hemen her kavrama ‘kendince’ cevaplar bulabiliyorken; kendi hakkında bulması gereken gerçekler veya ayrıntılar konusunda en ufak bir fikir kırıntısı bile geliştiremez …

“ son konuşmamızdan bu yana aşk hakkında epey düşünmüşe benziyorsun! kendince cevabını bulmuş olman, bir başkasını bu cevap sayesinde ikna etmenden çok daha önemli elbette.kendi adıma bu açıklamalardan etkilendiğimi içtenlikle söyleyebilirim. ”

“ teşekkürler, ama Ötedost’un öyküsü sayesinde bir takım şeyler kafamda netleşti aslında. ”

“ pekala … fikir ayrılıklarına veya başkalarının bakış açılarına duyduğun sonsuz saygıyı takdir ediyorum.
hatta aşkın fikirsel bir çıkarımını yaparken de neticede bu prensibinden hareket ettiğin belli oluyor.
yazdığı bu öykü sayesinde Ötedost, kafandaki bazı soru işaretlerinin bir kısmını dolaylı yoldan da olsa cevaplandırmış olabilir.evet, buna katılıyorum …
elbette ona minnettarız; fakat bu öykü kendin için sorgulaman gereken birçok ayrıntı hakkında sana bir fikir de vermiyor doğrusu ve böyle bir misyonu olması da beklenemez zaten …

öyleyse söyle bana Hezekel! yüzünde olması gereken etler neden tırnaklarının içinde! ”

bana düşmanıymışım gibi baktı … o an, çakıl taşlarına yaptığı gibi beni de {içeri}nin koyu karanlığına fırlatıp atacağını düşündüm.

ama yapmadı; gözlerini kıstı ve uysallaştı … düşünüyordu.

(Devam Edecek)

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2/5)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada başladı

donup kalmıştım; gerçekti ve ancak bu kadar güzel anlatıla bilinirdi …

o adamın morarmış, patlamış, kan sızan ağzından söyledikleri görülmek istenmeyen fakat ne kadar yadsınsa da bilinen bazı somut şeyleri gözümün tam da önüne getirip koyuvermişti …

bir boku göremesek de burnumuza gelen keskin, iğrenç kesif kokusu sayesinde yakınımızda bir yerde olduğunu bilir ve bu kokunun bir boka ait olduğunu kafamızda hiç zorlanmadan tasarlayabiliriz!

aşkın da bedenimize yerleşmeden önce bir bokun bünyede tetiklediği zihinsel refleksin bir benzeri yöntemi seçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim!

Her neyse …

Bu cümleler olağanüstüydü … vaat ettiği mantıksal çıkarımı rahatlıkla yapıyor ve sana ( işte bu; gerisi ve ötesi ) diyordu … matematiksel bir dönüşüm! ”

“ ama yine de seni tatmin etmedi değil mi? ”

çerçevemi kıracak gibi güçlü sıktı beni; parmaklarını gevşetmeden devam etti…

“ hayır! ha ha ha ha … maalesef hayır! ”

şimdiye dek kahkaha attığını hiç görmemiştim!

“ … beni çok etkilemişti ama yine de … bir şeyler eksikti; basite indirgenmişti ama zaten bu yüzden çarpıcıydı!

soyut bir olguyu(aşkı) kolaylıkla anlaşılır, hissedilir bir şeye dönüştürüyordu ki bu duygu beni biraz rahatsız etti … aşk bu kadar kolay dönüşebilen bir şey olamazdı; benim anlayışıma göre aşk bu değildi …

başlangıçta ki tanım çok doğruydu ve tamamı ile aşkın uçuk mantığını açıklıyordu:

‘ … kişi aşık olduğunda … onu benliğine alır ama bir yandan da kendini onun benliğine gönderir … artık o, iki kişidir ama bu, bir artı bir demek değildir; iki kişinin tek kişi
olmasıdır … ’

hiçbir itirazım yok! ha ha … her kelimesine yürekten katılıyorum! işte aşkın tam olarak asla değiştirilemez ve ‘mantığa gelmez büyülü matematikselliğinin’ dışında, yani bütünü oluşturan genel mantığın haricinde … tek içsel illüzyonsuz matematiğini barındıran çekirdekteki mantığının en sade açıklaması …

aşkın içinde barındırdığı bu iki mantığı, bence mutlaka birbirinden ayıklamak gerekir.çünkü aşkın içsel mantığının bünyesinde hiçbir koşul ve geri dönüş yoktur … benlik sadece teslim edilir ve ayrışma tamamlandıktan sonra benliğin dönüşümü başlar!

benim itirazım ise … sonraki muhtemel aşamada dayatılan çözüme: birbirinden mahrum bırakılan iki kişinin, yaşadığı bu açmazdan kurtulmalarının tek yolunun ‘aşkın mantığa gelmez büyülü matematikselliğinden gerçek dünyanın mantıkla işleyen matematiğine geçmek’ olarak gösterilmesi … ulaşılması zorunlu tek hedef olarak belirtilmesi …

üzgünüm ama; aşkı bu kadar kutsadıktan sonra bu dönüşümün mümkün olacağını hiç sanmıyorum … hele ki paragrafın başında da yazıldığı gibi ‘gerçek bir aşk söz konusuysa …’

aşkın kendi içsel mantığında geri dönüşümün olmadığını biliyorsak, benliğin hiçbir koşulda tekrar bölünmesinin veya koparılmasının da mümkün olamayacağını bilmeliyiz … çünkü, bu spiralin merkezinde benliğin koşulsuz teslimiyeti barınır.

demek istediğim: artık iki kişi tek bir benlikte bütünleşmişse … daha basit anlatımla; benlik bir diğer benliği özümsemişse, birbirinden mahrum bırakılan iki(tek) kişi ne olursa olsun özümsediği bir diğer benliği içinden kopartamaz, ayrıştıramaz, kendi özüne dönemez.çünkü özünü oluşturan benlik diğer benlik tarafından özümsenmiştir: iki aslında bir(tek) olmuştur … ikiden(birden) bir çıktı … sıfır, gibi bir mantık bu bağlamda kabul edilemez!çünkü bütünden(birden) çıkarılacak bir yoktur … olmayan şeyi ise çıkartmak imkansızdır.

dolayısı ile, tek parça(bir) kalabilip de, gerçek dünyanın mantıkla işleyen matematiğine geçmeyi başarabilmek de son derece mantıksızdır … aşkın illüzyonsuz matematiğini barındıran içsel mantığı, tek parça(bir) kalabilmeyi kabul etmez!

yıkım, kaçınılmaz tek sonuçtur: bunun biçimlendirilmesi ise o bünyenin karakteristik özelliklerine bağlıdır. ”

“ evet … bu sonuç, neden benim konuşabildiğimi de bir (biçimde) açıklamış oluyor …

öyleyse, anlatılamayan şeyler belki de yazılmayı hak eden şeyler olsa da yine de bu şeylerin anlamını doğru bir düşünceyle verebilme garantisi yok! yani ister yazıyla, isterse ağızdan dökülen sözcüklerle olsun fark etmiyor değil mi Hezekel? ”

(Devam Edecek)

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2/4)

birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada başladı

tekrar suskunluğa büründü; ayağa kalktı, genellikle dizlerinin üzerine çömelerek otururdu.bir ileri bir geri adımlamaya başladı içerisinde bulunduğu birkaç metrekarelik loş aydınlığı …

karanlığa doğru üç-beş kararsız adım attı; girecek gibi oldu ama durdu, geri döndü ve yine yürümeye başladı … elleriyle yüzünü ovuşturdu … parmaklarını saçlarının arasına daldırdı; karıştırdı onları düzensizce … vazgeçti ya da sıkıldı, bıraktı saçlarını.

Aniden durdu; duvarını arkasına alarak çömeldi tekrar dizlerinin üzerine … bir kez daha yüzüne yaklaştırdı beni … bir süre baktı sadece, sonra aklına yeni düşmüş de anlatmadan edemeyecekmiş gibi haller takınarak konuşmaya başladı :

“ Ötedost -onların- arasında yaşayan biri ama asla -onlardan- birisi değil! ”

devam etmeden önce bir kez daha sustu …

“ benimle konuştuğun birçok şeyin arasında … sen de hatırlayacaksın, midemizin kaldırmadığı hatta öğürerek tasvir etmeye çalıştığımız aşk ve onun nedenleri, kaçınılmaz sonuçları gibi meseleler de vardı.

Neyi çözebildik peki! anlamamızı kolaylaştıracak bir dil kullanabildik mi? sözcüklerimizle yetkinliğin sınırlarını zorlayamadık bile!

Hep bir şeyler eksik kaldı … birbirimize, bir kibrit çöpünün alevi kadar çabucak parlayıp sonra sönüveren o manasız tutkuyu asla anlatamadık.anlatılamayan şeyler belki de yazılmayı hak eden … anlaşılabilirliği yalnızca bu yolla mümkün olabilen şeylerdir! dilimizin döndürmekte üstesinden gelemediği lisanı, zihnimizin tasarımıyla kağıda dökebiliriz ve en etkili yöntem de budur aslında!

işte o bunu yaptı … Ötedost üstüne çok düşünülen üç temel kavram hakkında kısa bir öykü yazdı ve benim de fikrimi almak için okumamı istedi. ”

“ Hezekel … ”

“ dinle lütfen beni! çok uzun süre önceydi … o yazı hakkında sadece defterime çiziktirdiğim birkaç nottan daha fazlası yok elimde … hem yaptığımız çözümlemelerin daha etkili olmasını istiyorsak her fikrin bir değeri olduğunu düşünerek hareket etmeliyiz değil mi?

evet … şimdi bir bakalım … neredeydi ... ha!

öykü, -onların- genelde üç temel sorun üzerinde saplanıp kaldığından söz ediyordu.bunların : tanrı, aşk ve ölüm olduğuna işaret edilmekteydi.

kesinlikle kolaylıkla anlatılamayacak derinlikte olan bu üç temel konuyu öyle bir kurgu üslubu içerisinde öyküye yedirmek gerekiyordu ki; hiçbir kavram basitçe geçiştiriliyor izlenimi bırakmasın ve okuyucu sırası gelen her temanın layığı ile anlatıldığı konusunda herhangi bir şüpheye kapılmayacağı oranda ikna olabilsin!

bunu mümkün kılmanın anahtarı, bence dahice bir fikirden yola çıkılarak; elleri arkadan bağlanarak bir sandalyeye oturtulmuş ve işkence gören bir adamın, ona işkence yapan bir başka adam tarafından sorguya çekilmesinde … dahası, sorgunun mahiyetini bu üç temel sorunun yörüngesine oturtarak detaylı cevaplar almaya çalışması hem de farklı kavramlarla da ilişkilendirerek bunu becermesinde yatıyordu.gerçekten övgüye değer bir kurgusal biçimlendirmeydi.

işkence yoluyla fikirleri, beyin hücrelerinden çalınan bu adamın sıra aşk temasına geldiğindeyse görüşleri bir hayli olağandışıydı … aşkı, matematiksel bir dönüşüm keza bireysel bir arayış şeklinde cümlelerle anlatıyordu.

arada sırada bedenine sertçe indirilen demir çubuğun etkisiyle de olsa gerek, asla kaypak bir anlatımın tuzağına düşmeden ve belki de şimdiye dek hiç dillendirmediği düşüncelerini o anda birbiri ardına sıralıyordu!

mesela bir paragrafta :

‘ ...aşk, insanın kendini başka bir bedende aramasıdır…’ diyordu.

yine aynı paragraf içerisinde :

‘ …herkesin aşkı kendinedir ; bir insanın aşkını anlayan, o insanın aşık olduğuna aşık olmak zorunda kalacağından, en üst düzeyde bireysel bir şeydir…’

cümlesi aşkın bireysel bir arayış olduğuna dair bir vurguydu!

fakat benim ilgimi çeken cümleler daha çok … az önce sözünü ettiğim tanımlamalarda ki, aşkı matematiksel bir dönüşüm kalıbına oturtan benzetmelerde ortaya çıkıyordu.

şöyle yazmıştı Ötedost işkence gören adamın ağzından :

‘ …kişi aşık olduğunda, artı neye aşık olduysa, onu benliğine alır ama bir yandan da kendini onun benliğine gönderir…için dış, dışın iç olması bu demektir işte : sağlam görünen bir mantık kuralının ihlali! artık o, iki kişidir ama bu, bir artı bir demek değildir; iki kişinin tek kişi olmasıdır …

…gerçek bir aşk söz konusuysa, iki kişinin tek kişi olması ne kadar büyülü ve güzelse, ikili olduktan sonra ondan mahrum bırakılmak o denli lanetli ve korkunçtur.çünkü aşk insanı değiştirir ve yoksunluğun neden olduğu bir başka değişime ayak uydurabilmek çok zordur.matematik basittir : bir artı bir iki … ikiden bir çıktı bir … ama bu durumda, iki aslında bir(tek) olduğundan; ikiden(birden) bir çıktı … sıfır! aşkın mantığa gelmez büyülü matematikselliğinden gerçek dünyanın mantıkla işleyen matematiğine geçmeyi başaran, yani bir(tek parça) kalabilen, bu acıdan sağ kurtulmuş demektir…’

(Devam Edecek)

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2/3)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada başladı)
bir süre ne diyeceğini bilemedi …

“ ama ben {içeri} de huzurluyum … aydınlıktan uzak bir ışık da olsa; ihtiyacım kadar olanını bana sağlıyorsun ve bu kadarı bana yetiyor … neden … gölgenin içinde ki bilinmezlik bu kadar önemli olsun … ”

“ … ”

“ yine öfkeli gözlerini diktin bana! ”

“ benim sayemde sahip olduğun … kendi bedenini bile zar zor sığdırabildiğin bu kurtarılmış bölgeye, nasıl olacak da huzurunu sığdırabileceksin Hezekel!bu minimal avuntu senin için yeterli mi? ”

“ neden olmasın ki!daha fazlasını istemiyorum … ”

“ sorgulamalısın Hezekel, yüzleşmelisin! ”

“ bunu yapmayı istemediğimi söylüyorum, anlamıyor musun? ”

“ sen bunu yapmayı her şeyden çok istediğini anlamıyorsun … ”


“ neden … neden bana bir şeyler yaptırmaya çalışıyorsun ki … benden ne bekliyorsun?”

“ her yerde karşına çıkan … gözünün çarptığı ve sende yoğun bir tanıdıklık hissi uyandıran kalıntıların … keza anıların … hemen hepsinin senden kopan, ayrılan, ayrıştırılan, ayrıştırdığın parçalar olduğunu fark etmeni istiyorum. ”

“ benim, benden ayrılan bu kadar parçayı yığacak yerim yok. ”

“ elbette var … herkesin vardır … herkesin yüreğinin karanlığında yeteri kadar yeri vardır.bu kalıntılar zaman geçtikçe küflenmiş sırlara dönüşür; yaşamayı zorlaştırdığında ise sırlar yüreğin karanlıklarına gömülür … ”

“ öyleyse bunlar nasıl sırlardır; neden kendimizden uzaklaştırıyoruz?onlara katlanamıyor muyuz … biraz tahammülü hak etmiyorlar mı? ”

“ Hezekel, kimseyi bu yüzden suçlayamazsın … bak, edimsel tercihler kolayca açıklanamayabilir, sen yalnızca kendi tercihlerinden doğan sonuçların sorumluluğunu üstlenmelisin … daha ötesini değil! ”

“ biliyor musun El Aynası … bazen seni dinlerken … karşımda Ötedost’u görür gibi oluyorum … ”

“ ?!! ”

“ … ”

“ demek öyle … nereden kuruyorsun bu empatiyi? yani onunla benim aramda. ”

“ bilmiyorum … sanki kelimeleriniz değil ama sözünü ettiğiniz konulara hakimiyetiniz ve inancınız neredeyse aynı benzerlikte de ondan … anlatabildim mi? ”

“ hmm … onunla neyi konuştun Hezekel? ”

“ ne? ”

“ ne konuştun onunla? ”

“ hah! bu soru çok saçma! Sen de gayet iyi biliyorsun; Ötedost’la aramda çok öncelere dayanan bir geçmiş var ki seni bulmamdan daha önceki bir maziden bahsediyorum … tabi ki her konuda birbirimizi dinlemişizdir … neden kızdırıyor bu durum seni? ”

“ bak … {içeri}de senin yanında olan ve seni daima kollayan benim değil mi? ”

“ bunu inkar etmiyorum zaten … ne demek istiyorsun? ”

“ cebinde taşıdığın hala benim, değil mi Hezekel? ”

“ … ”

“ … ”

(Devam edecek)

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2/2)

0 y o r u m
birinci bölüm burada
ikinci bölüm burada başladı

gri pardösüsünün iç cebinde taşıdığı beni, artık daha sık oradan çıkartır oldu.bununla birlikte tartıştığımız konuların çeşitliliği çok daha daraldı veya ben öyle hissediyorum.

işte!

işte … şimdi … o kemikli parmaklarıyla tekrar beni kavradı ve gri pardösüsünün içinden çekip çıkardı.

aramızdaki ritüeli bozmadan yine yüzüne doğru yaklaştırdı beni … tedirgin bakışları delici keskinlikte … damarı çatlamış sağ gözünde, eskimiş bir kan pıhtısı göz akının köşesinde kendisine yer edinmiş!

sivri yüzünün kenarlarından aşağıya dökülen, bir kısmı grileşmiş uzun saçları yağlı ve birbirine dolanmış … yüz çizgilerinde ki belli belirsiz fark edilen seğirme ve kasılmalar, gergin sinirlerinin bir belirtisi adeta …

neden yaptığını anlatmaktan inatla kaçındığı yüzünün kenarlarında ki o derin tırnak izleri, seğirme ve kasılmalar sayesinde daha bir belirginleşiyor; ifadesine ve üslubuna korkunç anlamlar yüklüyor!

anlatsın veya anlatmasın!ben o izlerin, çok sevdiği ve her nedense konuşmalarının çoğunda referans olarak kullandığı Ötedost’a yapılan uzun bir ziyaret döneminden önce yüzünde bulunmadıklarını biliyorum.

konuşmayı başlatmak bana düşer!

“ mana nedir Hezekel? ”

“ ne? ”

“ mana … meal … mefhum … neden her şeyin bir manası olduğu düşünülür …
söylemin ve düşüncenin altında yatan mana merak edilir. ”

“ e-eh … bilmiyorum … niye soruyorsun? ”

“ bak işte … sen bile bu sorunun altında bir mana aradığın için, kaçamak bir cevap verdin bana … ”

“ dur bir dakika! sen ‘mana nedir’ diye sorduğunda bile aslında bu manalı bir soru muydu? ”

“ öyle düşündün değil mi? ”

“ şey … belki biraz … ne demeye çalışıyorsun? ”

“ demek istediğim … bilinen hiçbir şeyi anlamlı kılmıyor bu şüpheci yaklaşım … ama diğer yandan; sahip olunan bu şüpheci yaklaşım sayesinde kabul görmüş ve benimsenmiş kimi kavramların altında yatan manayı çözmeye çalışarak, o kavramın asıl tanımını keşfediyorsunuz. ”

“ bu bir yanılgı mı sence? ”

“ sadece tezat … ”

“ söylenenleri anlamlandırmak her zaman kolay olmuyor. ”

“ evet … haklısın, keza yazılanları da … ”

“ … ”

“ kırmızı kaplı defterine yazdıkların Hezekel … ”

“ … yazdıklarımı … hiç kimsenin anlamlandırması gerekmiyor! ”

“ doğru! çünkü bu senin anlaman gereken bir kısılmışlığın neticesinde yazılmış … daha çok bulamadığın cevapların karşısında haykırdığın sitem sözcükleri gibi …yanılıyor muyum? ”

“ bana {içeri}nin sırlarını çözmem gerektiğini söyledin … bir öğüt verdin … ben de tıpkı senin söylediğin gibi, o çakıl taşlarını topladım … üstelik her biri farklı renklerdeydi.tek tek önümde ki karanlığın içine fırlattım onları … ne anlattılar bana! ”

“ sadece {içeri}nin sınırlarını öğrenmen gerekiyordu Hezekel. ”

“ öğüdünün bana bir yararının olmadığını söylüyorum sana … ”

“ öğüt değildi ki … yalnızca bir öneriydi … üstelik karanlığa doğru fırlattığın taşların her birinin farklı renklerde olmasının zorunluluğu nedir senin için? ”

“ … ne? ”

“ bak … önemsiz detayların seni gereksizce meşgul ettiğini söylüyorum … halbuki anlamını çözmen ve bilmen gereken onca şey varken! ”

“ … ”

“ … ”

(...devam edecek)

İÇBÜKEY YAN(IL)sıMA (2.bölüm)

0 y o r u m
(birinci bölüm burada başladı)

Her aydınlık günü yutar karanlık.
ister ve istediğini alır karanlık.
dinler, gözetler ve bekler karanlık.
karanlık kimi zaman sessizlik içinde gelir.
kimi zaman da davullar çalarak neşeyle.

- Sayılı Hüzünler Kitabı –


İKİNCİ BÖLÜM : “Silik Bir Silueti Andıran Kubbenin,
İçini Dolduran Sessiz Fısıltılar …”


İsa’dan önce 480 ile 407 yılları arasında yaşamış bir filozof olan Euripides, kalkmış demiş ki :

“insanları yanıltan nesneler değil, nesneler hakkında ki görüşlerdir.”

ellerim olsa da alkışlasam… beni tutan ellerden rica etsem…

ben yaşlı çınar ağacının kovuğunda oluşup da hiçlikten ortaya çıkmadım elbette. hiçbir şey buna muktedir değildir. tabi ki Hezekel, beni o kovukta bulmadan günler öncesinde zaten oraya bırakılmıştım. terkedilmiştim…

her ne sebepten olursa olsun önemsemiyorum. beni o kovuğa bırakanı da önemsemiyorum.

çünkü biliyorum ki, insanlar bazen onlara sunduğum kendi gerçekleri altında ezilirler. onlara sunduğum yansımalar insanın ruhunu yansıtan dolaysız gerçeklerdir. kabullenmek istemezler. inkar ederler.

Hezekel ise bu durumdan pek de rahatsız olmadı. önemsemedi ya da öyle davrandı. benimle konuştu ve beni dinledi. bana küçük-yuvarlak ‘El Aynası’ ismini verdi. defterine satırlarca hakkımda düşündüklerini yazdı.

gözlerinin içinden ruhunun derinliklerine baktım. kaçmadı.

aklı oldukça karışıktı. bulunduğu yeri kendisi için oldukça huzurlu buluyor ama karanlığın sakladığı bilinmezlik de onda tarifsiz bir korkuyu doğuruyordu. o kadar korkuyordu ki, karanlığın içinde barındırdıklarını çok merak etmesine rağmen araştırma cesaretini hiç göstermemişti.

Her türlü fikre açık ve tuhaf bir şekilde hevesliydi. ona, {içeri} diye adlandırdığı bu mekanın boyutları hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsa; önce el yordamıyla sırtını dayadığı duvardan başlayarak yavaşça karanlığın içine doğru ilerlemesini söyledim. elini duvardan hiç kaldırmadan ilerlerse, karanlığın içine girdiğinde bile yön duygusunu kaybetmeyecek ve istediğinde geri dönebilecekti. denedi ama yapamadı; geri döndü…

bu başarısız girişim onda bir yılgınlığa dönüşmemeliydi. buna izin veremezdim. Hezekel {içeri}nin kendi adına ne anlamı olduğunu anlaması bakımından mutlaka cesaretlendirilmeliydi. bunu bilmesi, zamanı geldiğinde ona sunacağım şeye hazırlıklı olması bakımından da son derece önemliydi.

karanlığın içine giremiyordu… bu cesareti gösteremediği için de, ne ile kuşatıldığını veya çevresini saran bu tanımlanamayan ‘odanın’ varoluş sebebi hakkında bir fikre sahip olamıyordu; en azından bu yerin yarattığı boşlukta kalma duygusundan kurtulabilmesi için, {içeri}nin boyutlarını bilmek ve anlamak istiyordu. öte yandan, bu yerde huzur bulduğunu hala nasıl düşünebiliyordu? paranoyak bir merak: teslimiyetçi bir dinginlik duygusu …

karanlığa çakıl taşları fırlatmasını önerdim… belki, taşların çarptığı yerlerden gelen sesler kafasında bir fikir oluşturabilirdi… hiçbir şey önerememekten iyidir değil mi?

Yine kendi nitelendirmesiyle {dışarı}ya yaptığı yolculuklardan da oldukça kötü etkilenerek ve aklı darmadağın olmuş bir şekilde dönüyordu. istisnasız üstü başı toz, toprak hatta çamur kaplı oluyor ve çok sık olmasa da farklı yerlere gittiğinden bahsediyordu. beni bulduğu yaşlı çınar ağacının altı genelde en sık gittiği yerdi. o ağacın altında uzun saatler geçiriyor ve tekrar {içeri}ye dönüyordu.

yaşlı çınar ağacının tek ziyaretçisi Hezekel değildi… onun kadar sık olmasa da; bazı zamanlar kömür karası bir arap atının alev alev yanan yelelerine benzer uzun, dalgalı ve simsiyah saçlara sahip oldukça güzel bir tanrıça da ziyaret ediyordu yaşlı meşe ağacının kalın gövdesinin altını.

Hezekel o tanrıça ile böyle tanıştı… zamanının önemli bir kısmını onunla konuşarak ve sorularına en dürüst yanıtları vererek geçirdi …

bu konu hakkında Hezekel’le aramızda detaylı bir konuşma geçmedi… fakat, tartıştığımız şeyler esnasında varlığı söz konusu olduğunda ona (Kirpi) diye hitap etmesi dikkatimi çekiyordu.

ondan büyülendiğini tahmin ediyordum. kendisi hiç açık etmese de, ben ‘El Aynası’ ne de olsa onun ruhuna bakıyordum ve o derinliklerde kendisinin inkar edemeyeceği büyüklükte bir coşkunun büyüdüğünü görüyordum.

bilmediği önemli bir gerçek ise; güvenebileceği tek dostu ‘El Aynası’nın, o güzeller güzeli tanrıçanın da ruhuna bakmış olduğuydu. ona sunduğum benliğinin gerçek yansımaları o kadar iğrenti vericiydi ki; inkar etti ve bu histen kurtulmak adına çözümü, beni yaşlı çınar ağacının o dar kovucuğuna bırakmakta aradı.

Hezekel ısrarla ona neden (Kirpi) diye hitap ediyor bilemiyorum ama ben gözlerinin içine baktığımda, bu olağanüstü güzelliğe sahip tanrıçaya hitap sözcüğü bulmakta hiç zorlanmamış ve :

“yalnızca bir kabuksun!”

deyivermiştim.

aslında kendisinin de farkında olduğu bu gerçeği, benim suretimde iç benliğinin bir yansıması şeklinde görünce ‘teşbihin’ kör olmayı yeğledi.

heyhat!

Hezekel, direkler arasına gerilmiş bu yalan siciminde bir süre ip cambazlığı yaptı. yararsız bir çabaydı!

deforme edilmiş bir gerçeğin üzerinde ancak faili dengede durabilir; kesinlikle bir başkası değil!

Hezekel’i kısmen de olsa uyarmaya çalıştım. kendi açısından ortaya çıkabilecek sonuçları öngörmesini ve akılcı bir değerlendirme yapması gerektiğini anlattım. benim yapabileceğim yalnızca bundan ibaretti.

şimdiyse, bu yaşananların çok gerilerde kaldığını anımsıyorum. Hezekel {içeri}de. burada daha paranoyak bir düşünce yapısı ve gittikçe sıklaşan panik atak krizleriyle, içgüdüsel bir mantığa tutunmaya çalışarak varoluşunun nedenini sorguluyor.

İÇBÜKEY YAN(IL)SIMA (1-2)

0 y o r u m
bölüm 1-1 burada

küçük-yuvarlak ‘el aynası’ ile aramızda yaptığımız hararetli tartışmaların içeriğinden ziyade, bu iletişimin gerçekleşmesi için seçtiği yöntemin tuhaflığını belirtmek isterim … kendimce tuhaf buluyordum … yadırgamıyorum; sadece bir hayli tuhaf buluyordum.

bu yöntemdeki kasıtsız tuhaflık, onun suretinde gördüğüm değişmez ifade sıradanlığından kaynaklanıyordu.onu dinlediğimde; beni yalnızca konuşan bir ağzın …o beni dinlediğinde ise; yüzüme bakan dikkatli iki çift gözün muhatabı olmam, bu sıradanlığı yaratıyordu.ifadesinin bütününü asla göremiyordum …

bence her varoluşun, varolma koşulları değişkenlik gösterebilir!bu koşullar eğer kendi oluşumunu da tuhaf istisnalara dayandırıyorsa, ben bunun arkasında yatan gerçekliğin araştırmacısı olmam ... olmamayı tercih ederim …varoluşun katmanlarıdır tercihler! onun seçtiği tercihin de varoluşunun koşullarından en önemlilerinden biri olduğunu düşünüyorum.

kendimi şimdi daha iyi hissediyorum …düşüncelerime odaklanmakta zorluk çekmiyorum …zihnim daha duru, berrak …algılarımda belirli bir netliği sağlayabildim.

Zihinsel dengemdeki düzensizlikler, elbette küçük-yuvarlak ‘el aynası’nın da cesaretlendirmesiyle, heyecana kapılarak giriştiğim {dışarı} yolculukları yüzünden oluşuyor …bu yolculuğun zorlukları sadece zihinsel aşınmayla neticelenen denge kayıplarından ibaret değil …daha ötesinde; fiziksel kapasiteyi de zorlayan bir çabalama gerekliliği ve ancak bu sayede kendimi {dışarı}ya taşıyabilmemin koşullu handikabı!

bedenimin bana sağladığı bütün gücü sarf etmem; kollarımda ki bütün takati tüketinceye kadar kapasitemi zorlamam gerekiyor …çünkü kazmam gerekiyor!

benim {dışarı} da varolabilmemin koşuluda kazmaktan ve delice eşelemekten geçiyor.çıplak ellerimle eşeliyorum o neredeyse betonlaşmış kuru toprağı … içleri yüzümün kenarlarından tırmalayarak yırttığım ölü deri parçalarıyla dolu, uzamış, bir kısmı kırılmış, bulanık bir griliğin hakim olduğu tırnaklarımla eşeliyorum toprağı … ince bir tül kadar saydamlaşmış bir derinin muhafaza ettiği boğum boğum kemikli parmaklarımla kazıyorum!

ben {dışarı}nın o kaotik düzensizliğinde varolabilmek adına, varoluşun basınçlı derinliğine inerken; tezatlar arasında anlam bütünlüğü olmaz misali, topraktan çıkıyorum!

işte o anda kendimi bilinç dışı bir yanılgının ve çarpıklığın ortasında buluyor; köpük köpük bir çağlayandan çılgınca dökülen coşkun sular benzeri üzerime yağan deliliğin, paranoyanın, boş inançların histerinin yoğun saldırısına uğruyor ve kaçmaya başlıyorum.nefes nefese koşuyorum…ellerimle –onları- itekleyerek kendime yol açıyor ve hiç durmuyorum … ardıma bakmıyorum!hiç bir dayatmaya tepki göstermeksizin, düzenin çarkları arasında sıkışıp kalmış –onlara- midem bulanarak bakıyorum.birbirinden orantısız binaların kuşattığı ve kalan boşluklarda da kişiliklerinden ödün vermeyi cesaret göstergesi gibi görenlerin yaşadığı bir cehennem burası!

bu delice maratonun sonu, daima yaşlı çınar ağacının gövdesinin altı olmuştur … yemyeşil bir kırda tek başına, korkusuz ve vakurlu duruşuyla bir tapınak görkemiyle palazlanmış yaşlı çınar ağacı … onun büyük gövdesinin etrafına yaydığı o pozitif enerji, düşüncelerimi toparlamamda yardımcı oluyor ve beni sakin bir dinginliğin kucağına bırakıyordu.bir anlamda, {içeri}nin o sessiz sakinliği benzeri (ürkütücü bilinmezliği dışında) huzurlu bir ortam yaratıyordu …

gövdesinin altında çok uzun saatler geçirir … altında ki toprağa uzanır ve kendimi dinlerim …

yaşlı çınar ağacı dışında, Ötedost’unda benim {dışarı}da ki bir diğer önemli manevi dayanağım olduğunu kırmızı kaplı defterime not düşmek istiyorum … Ötedost, yaşlı çınar ağacını keşfetmemden çok daha önce tanıdığım; fiziksel ve zihinsel gelişimimin başından beri benim yanımda olan ve beni muhtemelen küçük-yuvarlak ‘el aynası’ kadar iyi tanıyan, yarı filozof bir keşiştir … bilinen anlamı ile bir keşiş değildir … mübalâğa etmek istemiyorum … demek istediğim, diğerlerinin hepsinden daha fazla farkındalık bilinci geliştirmiş birisidir; hemen her şey hakkında tutarlı bir fikri ve o fikri savunabilecek zekayı benliğine yedirebilmiş birisi olmasıdır.

Eskiye dayanan ilişkimiz boyunca birbirimize birçok şey anlattık ve anlattıklarımızın üzerinde tartıştık.birbirimizden hiçbir şey saklamadık ve buna gerek duymadık.anlatılmayan şeylerse bir sır değildi; aslında yoğun olarak hissedilen ve bilinen şeylerdi.bunlar zamanla yüreğimizin içinde bir iplik yumağı gibi karmaşıklaşmış; içerisinde öfkenin, hayal kırıklığının, özlemin gri tonlarını barındıran ve bir türlü kelimelerle ifade edilemeyen, kendisine yalnızca gözlerin içerisinde lisan oluşturan gırtlak düğümlerimizdi.

bütün bunları bilirdik … aramızda birbirimizin bildiğini de bilirdik.

Ötedost, yaşlı çınar ağacını yalnızca bir defa gördü … ben götürdüm onu … büyük gövdesinin altında oturup uzun uzun konuştuk … üzerinden çok zaman geçti!

beni {dışarı}da tutabilecek başka hiçbir şey tahammülüm dahilinde değildir ve zamanı geldiğinde bir an önce {içeri} dönmek için, tersten bir çabanın gayreti içerisine girerim.
Bunun bildiğim tek yolu ise: mümkün olduğunca karanlık dar bir köşeye çekilir ve tarifsiz bir zifiri karanlığın içerisinde sessizce beklerken, {içeri}nin o ürkütücü cevapsızlığından korktuğum halde sessiz durağanlığının çekiciliği ile beni ayartmasına göz yumar ve sabırsızlıkla beni yutmasını beklerim …

o karanlıkla bütünleştiğimde ise, artık ben yalnızca {içeri}deyimdir.aklım karışmış ve {dışarı}nın olumsuz etkilerini hala üzerimde barındırır bir haldeyken, yavaşça kendime gelir; o sahte ve yüzeysel gerçekçilikten sıyrılır, üstümde kalan son tozu toprağı da bir güzel silkelerim … ardından kırmızı kaplı defterimin sırası gelir ve loş aydınlığımda cümlelerimi birer birer dökerim sayfalarının üzerine.

o defterde çoğu şey vardır … Ötedost ile yaptığımız konuşmaların bir kısmı ve bir sürü şey daha … bir zamanlar onunla aynı kızdan hoşlanmamız ve bunun bizde ki etkileri … bu süreci aramızda asla kırıcı bir rekabete dönüştürmememiz; üzerimize çöreklenen bu kumpastan çok az hasarla kurtulmayı başarabilmemiz gibi ayrıntılarla doludur yapraklar!

o defterin yapraklarında oldukça kasvetli hikayelerde vardır ama yırtılarak çıkarılmış tek bir sayfa yoktur içinde!

benim kırmızı kaplı defterim, yüreğimin karanlığında sırların gömülü olduğunu biliyor.

fakat küçük-yuvarlak ‘el aynası’ herkesin yüreğinin karanlığında birtakım sırların gömülü olduğunu, bildiğini söylüyor.

maalesef bana, gömülü olan bu sırlarla, {dışarı}nın kaotik düzensizliğine katlanma tahammülünün geçerli formülünü söylemiyor!

yaşlı çınar ağacının ziyaretçilerinden Kirpi bana dedi ki:

“gerekiyorsa rol yap”

hissettiğim duyguları hissetmiyormuş gibi yapamam.

Ötedost’u ziyaretlerimden birisinde, ona bir zamanlar saatlerce gülen bir yüzün maskesini aradığımdan ama bir türlü bulamadığımdan bahsetmiştim.
Ağlayan veya korkan yüzlerin maskelerinin ellerinde bulunduğunu ama gülen bir yüzün maskesinin olmadığını söylemişlerdi.

Ötedost biraz da şaşırarak beni dinledi ve dedi ki:

“bizim sorunumuz ne biliyor musun?
hayata dahil olamıyoruz!”

peki, biz dahil olamadığımız bu hayatın tam olarak neresindeyiz?

bu önermeden ancak dışında olduğum(uz) anlamı çıkıyor.bilinen düz mantık yöntemiyle.

halbuki Ötedost bu önermede, hayattan soyutlandığımı(zı) ya da kendimi(zi) soyutladığımı(zı) küçük bir ironik kalıpla anlatmaya çalışıyor.ironinin altında yatan üslup, anlamlar arasındaki farkı ortaya çıkarır.

hafif sitemkar bir üslubun kullanılması da fark edilerek okunduğunda; aslında bu izolasyonun kendim(iz)in bilinçli bir tercihi olarak yapılandırdığımı(zı)n anlaşılıyor olması gerek!

hayatın kanıksanmış realiteleri içinde … kişinin bedenen ve zihnen kendini izole ederek, bunların dışında bir yerde varolmayı seçmesi elbette üzerinde durulması gereken felsefi bir tartışmayı zorunlu kılıyor.

bu kadar kapsamlı bir meseleyi Ötedost’un, çağrıştırdığı ve içinde barındırdığı anlamlardan ödün vermeksizin yalnızca üç kelimeye indirgeyebilmesi, şüphesiz beni çok etkiledi ve bu tespitin üzerinde çok uzun bir süre kafa yormama neden oldu.

neden {içeri}deyim?

Ötedost, dahil olamadığımız realitenin dışında oluruz, demek istememiş miydi?

reddettiğimiz bir sistem karmaşasının(hayatın) gönüllü izole köleleriysek, öyle isem, varolmayı seçtiğimiz dışındalıkta ben neden varolamıyorum?

ben bu dışındalığın {içeri}sinde miyim?

{içeri}si neresi?neden karanlık?

bana huzur verdiği bir gerçek … fakat tanımını yapamadığım bir yer … tanımını yapmamı istemeyen bir yer … ilerlemekten ölümüne korktuğum bir yer … vaat ettiği hiçbir şey olmadığı için huzur bulduğum ama vaat edebileceği bir sürü şeyi karanlığında barındırdığı için korktuğum bir yer …

öğüt …

küçük-yuvarlak ‘el aynası’nın denememi istediği yöntem …

ayağımın hemen kenarında turuncu bir çakıl taşı … parmaklarımla kavradım ve kaldırdım onu yerden … gözümün kestiremediği bir yöne, karanlığın tam içine fırlattım yeniden … dikkat kesildim kulaklarımla.

yoktu … içinde uzağın veya yakının anlamını barındıran bir yankı yoktu!

Bölüm Sonu